Biyografi :> The Cure
Mayıs 8, 2008 on 5:43 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments->
The Cure; “Easy Cure” adıyla; Crawley, Sussex’de ki St Wilfrid’s Comprehensive okulunda öğrenci olan Robert Smith (solist) ve okul arkadaşları, Michael Dempsey (bas) ve Laurence ‘Lol’ Tolhurst’dan (davul) oluşan bir ekiple 1976 yılında kuruldu. Punk’ın ilk alevlendiği yıllarda grup kendine uygun bir çıkış yolu bulduğunda,
Albert-Camus’den esinlendikleri ‘Killing An Arab’ın da içinde olduğu albüm “The Peel Session”ı bağımsız bir plak şirketi olan Small Wonder Records’tan 1978 yılının ortalarında yayınladı. Bu parçayla grup; prodüktör ve Fiction Record’un müdürü Chris Parry’nin dikkatini çekmeyi başardı.
1979 yılının Mayıs ayında grup; özellikle 60’lı yılların Brit ritmlerinin bulunduğu ‘Boy’s Don’t Cry’la bir çok müzik eleştirmeninden olumlu eleştiriler almaya başardı. Bir sonraki albüm “Three Imaginery Boys” da aynı olumlu eleştirileri alınca grup; Siuoxsie and The Banshees’le birlikte albümü tanıtmak amacıyla düzenlenen bir konser verdi. Ayrıca bu organizasyona Smiths’de katıldı. Bir başka güçlü çıkış yapan single ‘Jumping Someone Else’s Train’ bağımsız listelerde çok başarılı olurken, uluslararası listelere girmeyi kıl payı kaçırdı.
‘Cult Heroes’ adıyla çıkış yapan ‘I’m A Cult Hero’ single’ı yeterli ilgiyi bulamadı ve single’ın yayınlanmasından sonra basçı Michael Dempsey gruptan ayrıldı. Dempsey’in yerine çok kısa bir süre grupta kalıp daha sonra ayrılan ve gruba Robert Smith’in davetiyle tekrar 1985 yılının 20 Haziran’ında katılan, Simon Jonathan Gallup geçti. (16 Kasım 1979) Bu sırada gruba klavyeci Mathieu Hartley’de katıldı. 1980 yılının baharında Cure, bir rock grubundan çok bir pop grubu kadar para kazanmaya başladı.
“Seventeen Seconds” albümlerinden çıkardıkları; 12 inch’lik single ‘A Forest’ grubun ilk kez İngiltere Top 40’a girmesini sağlarken ikinci güçlü çıkış yapan minimalist bir klasik olan albüm ‘17 Seconds’la grup; Top 20’ye girmeyi başardı. Cure’un çalışmaları; düzenli olarak müzik listelerinin alt seviyelerinde yer almaya başladı. 1981 yılında çıkardıkları “Faith” albümlerinden piyasaya çıkan ‘Primary’, ‘Charlotte Sometimes’ ve ‘Faith’ single’larıyla bulundukları pozisyonu pekiştiren grup, bir sonraki yıl için, yeni çalışmalarının izini sürmeye başladı.
Grubun “Pornography”le yaptığı hamle İngiltere Müzik Listeleri’nde ki yerlerini tehdit etmeye başladı. Fakat bunun yanında grubu ilgilendiren daha önemli problemler de vardı. 1982 yılında; klavyeci Hartley ve bir diğer yeni eleman olan Gallup gruptan atıldı. Yerlerine Phil Tornalley ve Steve Gouldin geldi. Bu sırada Smith geçici bir süreliğine, John McGeogh’un yerine Siouxie and The Banshees’e katıldı. Aynı zamanda grubun ‘Dear Prudence’ adlı parçasına da gitarıyla eşlik etti. Smith, daha sonra Banshees’den Steve Severin ve Jeanette Landray’la Glove’da bir kez daha çalışma imkanı buldu.
1982 yılının Mayıs ayında İngiltere Müzik Lisyelerin’de ilk ona giren albümleri “Pornography” çıktı. Bu sırada albümden ‘The Hanging Garden’ singleları piyasaya çıktı. Ve Simon Gallup gruptan ayrıldı. Gallup’un gruptan ayrılmasıyla Smith, grubun biraz zamana ihtiyacı olduğunu farketti.
Bütün bunlar olup biterken The Cure, albüm çalışmalarına devam etti ve 1983 yılında “Japanese Whispers” adlı albüm piyasaya çıktı. Bu albümden çıkan ve elektronik bir alt yapıya sahip olan ‘The Walk’ single’ı İngiltere Top 20’ye başarılı bir giriş yaptı. 4 ay sonra grup ‘Love Cats’ adlı parçalarıyla ilk ona girmeyi başardı. 1984 yılında bir Cure albümü olarak piyasaya çıksa da aslında Robert Smith’in albümdeki hemen hemen bütün enstrümanları çalmış olduğu “The Top” piyasaya çıktı. Albüm, İngiltere Müzik Listeleri’ne ilk ondan giriş yaptı. Albümden çıkan ‘The Caterpillar’ ise listelerde ilk 20’de yer aldı. “The Top”un turnesinde Cure; davulda Andy Anderson, basta Phil Tornalley, ve gitarda Porl Thompson’dan oluşan bir ekipti. Fakat bazı sebeplerden dolayı turne sonunda Andy Anderson ve Phil Tornelley gruptan ayrıldı. Onların yerine bateride Boris Williams ve gitarda Simon Gallup geçti.
Cure; sadece eklektik ve alışa gelmişin dışında bir müzik yapmakla kalmayıp, yaptıkları bu yeniliklerle çok geniş bir dinleyici kitleside kazanmış oldu. Smith’in ağır göz makyajı, koyu kırmızı ruju ve dağınık saçları; Tim Pope’un grubun parçalarına çektiği klipler kadar dikkat çekiciydi. 1985 yılında grup, o zamana kadar çıkarmış olduğu en başarılı albümü piyasaya sürdü. “The Head On The Door”. Albümden çıkan en başarılı single ‘In Between Days’ oldu. Bu single’ı ‘Close To Me’ takip etti.
Daha önce çıkarmış oldukları singlelarının toplaması olan “Staring At The Sea”yi piyasaya sürdüklerinde grup, bu piyasada kalıcı olduklarının altını bir kez daha çizmiş oldu.
The Cure 1987 yılında Güney Amerika Turnesi’ne çıktı ve burada İngiltere Müzik Listelerin’de Hit Olacak parçaları ‘Why Can’t I Be You’, ‘Catch’ ve ‘Just Like Heaven’ı çıkardı. Bu parçalar çıkardıkları son double albüm “Kiss Me, Kiss Me, Kiss Me”nin içindeydi, aynı zamanda bu albüm İngiltere Müzik Listeleri’nde ilk 40’a girdi.
1988 yılında “The Imaginary Years” adında bir Cure belgeseli piyasaya çıktı. İki yıl aradan sonra grubun “Disintegration” albümü piyasaya çıktı. Smith’in artık ölmek üzere olan bazı şarkı sözleriyle hazırlanan parça İngitere Listeleri’nde 3 numaraya kadar yükseldi. Bu sırada grup bazı single’larını piyasaya sürmeye devam etti. Bu single’lar; ‘Lullaby’, ‘Lovesong’, ‘Pictures Of You’ydu. Bu single’lardan “Lullaby” için çekilen klip, o yıl düzenlenen Brit Ödülleri’nde en iyi klip ödülünü aldı. Single’lar ve albümler piyasaya çıkmaya devam ederken grup üyeleri de değişmeye devam ediyordu. Grubun kuruluşunda yer alan ‘lol’ adıyla tanınan, davulcu Laurence Andrew Tolhurst gruptan ayrıldı. Cure Amerika’da verecekleri konserlere devam edeceklerini açıklarken, Robert Smith artık grubun vereceği konserlerde bulunmayacağını söyledi.
1990 yılında; grubun daha önce çıkardığı parçalarının remixlenmiş ve yeniden kaydedilmiş versiyonlarının yer aldığı “Mixed Up” adındaki double cd piyasaya çıktı.
1991 yılında Cure, Brit Ödülleri’nde en iyi İngiliz grup ödülünü aldı.
Cure 1992 yılında, Robert Smith, Gallup, keyboard ve gitarda Perry Bamonte, gitarda Porl Thompson ve davulda Boris Williams’dan oluşan bir ekiple “Wish” albümünü çıkardı. Bu albümle Cure, bir kez daha dünyanın en başarılı gruplarından biri olduğunu ispatladı. Albüm, İngitere Müzik Listeleri’ne 1 numaradan, Amerika Müzik Listeleri’ne ise 2 numaradan giriş yaptı. Albümden bir çok müzik eleştirmeni tarafından Cure’un en başarılı single’ları olarak nitelendirilen ‘High’, ‘Friday I’m In Love’ ve ‘A Letter To Elise’ çıktı. Bu albüm için verdikleri konserler “Live” albüm olarak piyasaya çıktı ki bunlardan bir tanesi çok sınırlı sayıda piyasaya çıkan “Paris” konserleriydi.
Haziran 1993’de “Wish” albümünün tanıtım turnesi’nin ardından, Paul Stephen Thompson gruptan ayrıldı. Thompson; ailesiyle daha fazla vakit geçirmek ve uzun yıllar Cure için yaptığı sanatsal çalışmalara ağırlık vermek istediği için gruptan ayrıldı.
Bütün bunlar olurken Cure; “The Crow” filminin soundtrack’i için ‘Burn’ adlı parçayı kaydederken; Jimi Hendrix’in tribute albümü “Stone Free” için ‘Purple Hazel’ın tekrar keydını yaptı. Bu sırada gruptan daha önce ayrılan Tolhurst; Robert Smith’e, gruba ve plak şirketi Fiction Records’a haklarının ödenmediğini söyleyerek dava açtı. Davayı Tolhurst kazandı ve yüklü bir tazminatla mahkemeden ayrıldı. Dava sürerken, baterist Boris Williams gruptan ayrıldı ve yerine Jason Cooper girdi. Cooper’la birlikte gruba keyboardçu Roger O’Donnel’da tekrar katıldı.
1995 yılında Cure “Judge Dredd” filminin soundtrack’i için ‘Dredd Song’u kaydetti. Grup; XFM’e verdiği desteği de David Bowie’nin ‘Young Americans’ parçasını tekrar seslendirerek gösterdi. Grup aynı yıl üçüncü kez Glastonbury Festivali’ne katıldı.
Festival’den sonra grup; 1996 yılının Mayıs ayında piyasaya çıkacak olan “Wild Mood Swings” albümünün çalışmaları için stüdyo olarak kullandıkları Jane Seymour’a ait malikaneye döndü. Bu albüm çıktığında grupta yer alan üyeler; Robert Smith, Perry Bamonte, Simon Jonathan Gallup, davulda Jason Cooper ve keyboard’da Roger O’Donnell’dı. Albümden, ‘The 13th’, ‘Mint Car’, ‘Strange Attraction’ ve ‘Gone’ adlı single’lar çıktı. Grup albümün tanıtımı için dünyanın çeşitli yerlerinde 100’den fazla konser verdi.
1997 yılının Ocak ayında Robert Smith, çocukluk yıllarının idolü olan David Bowie’nin 50. Yaşgünü için New York’ta - Madison Square’de düzenlenen partiye davet edildi ve sahnede idolüyle bir parça seslendirdi.
Aynı yıl, grubun single’larının toplandığı “Galore” adlı toplama albüm piyasaya çıktı. Albümde ‘Wrong Number’ adlı bonus bir parça da yer alıyordu.
1998 yılında Robert Smith South Park’ın bir bölümünde; dünyayı Mecha Streisand adlı bir şeytandan kurtaran tip rolünde yer aldı. Ayrıca bir Trey Parker/Matt Stone filmi olan “Orgazmo” için ‘A Sign From God’ adlı parçayı kaydetti. Cure ayrıca, Depeche Mode’un tribute albüm için ‘World In My Eyes’ adlı parçayı kaydetti. X-Files’ın albümü için de ‘Something More Than This’ adlı parçayı kaydetti.
Avrupa’nın çeşitli yerlerinde gerçekleşen 12 Festivale katıldıktan sonra grup, Jane Seymour’a ait olan malikaneye geri döndü. 1999 yılında albümün kayıtlarını tamamlayan grup “Bloodflowers”ı piyasaya sürdü.
Biyografi :> Trivium
Mayıs 6, 2008 on 5:18 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No CommentsTrivium 2000′li yıllarda Metal dünyasına girmiş ve genç yaşlarına rağmen mükemmel müzikler çıkarmıştır.Plak şirketlerinin onlarla ilgili ”Metalin Geleceği” tanımlaması Trivium’un şimdi ve ilerde ne kadar büyük iş başarıcağının göstergesi olmuştur.Grubun solisti Matt Heafy Japon asıllı bir amerikandır ve 21 yaşında olmasına rağmen kendisinden çok fazla şey beklenmeye başlanmıştır.Gitarist Corey Beaulieu 24 yaşında ve grubun bu denli tutulmasını sağlayan soloların yaratıcısıdır.Baterist Travis Smith 25 yaşındadır ve onun için grubun en yaşlısı diyebiliriz.Bassçı Paolo Gregoletto 22 yaşında ve özellikle sahne performansıyla kendinden çok fazla söz ettiren biridir.
Grup şuana kadar 3 albüm çıkarmış ve bunlar Ember to Inferno,Ascendancy ve The Crusade’dir.
Biyografi :> Rammstein
Nisan 24, 2008 on 5:37 am | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No CommentsBirbirinin tekrarı olan imgelerin her yeri istila ettiği günümüzde, kendine özgü ve farklı olanlara rastlamak hayli zor. İşte Rammstein da bildik malzemeleri kullanarak yola çıkıp, daha önce rastlanmamış tatlar üretebilmeyi başaranlardan. Grup, 1994′te Doğu Almanya’nın kapalı ortamında, hepsi daha önce farklı gruplarda çalışmış altı Alman tarafından kuruldu. Gitarist Richard Kruspe o zamana kadar yaptığı şeylerden sıkılmıştı ve ağır gitar tonlarına sahip, monoton, mekanik, hatta zaman zaman sıkıcı olabilecek bir müzik yapmayı düşündü. Vokal için Till Lindemann ‘ı da ikna edince “Rammstein Olayı” yavaş yavaş doğmaya başlıyordu. Daha sonra gruba, arkadaşları Oliver Riedel (Bas), Christoph Schneider (davul), Paul Landers’ı (gitar) alarak ilk ve sonradan hiç değişmeyecek olan kadroyu oluşturdular. Klavyedeki Flake’in (Christian Lorenz) gruba katılımı biraz zor oldu çünkü diğerlerine göre daha klasik bir müzik anlayışına sahipti ve müzikte monotonluğa, kabalığa ve melodi eksikliğine karşıydı. En baştan beri çalışmalara katılsa da tam olarak Rammstein fikrine ikna olmadı, halen de tam olarak ikna olmuş değil. Fakat Flake’in Rammstein’a olan bu karşıt görüşü gruba değişik bir çeşitlilik kazandırdı ve klasik müzik anlayışı Rammstein’in müziğini melodi katarak renklendirdi. Başlarda bir süre grubun adı bile yoktu sadece eğlenmek için müzik yapıyorlar ve eski gruplarında çalmaya devam ediyorlardı. Daha sonra Rammstein adlı parçanın başarısıyla birlikte yaptıkları müziği kendileri de ciddiye almaya başladılar. Rammstein parçasını, Almanya’da bir akrobasi gösterisi sırasında düşen uçağın 80′den fazla izleyiciyi öldürdüğü Ramstein kasabasından etkilenerek yaptılar. Parça, grubun soundunun tipik bir örneği olması, çok başarı kazanması ve tüm konserlerde çalınan bir sembol haline gelmesiyle birlikte, daha sonradan grup adı olarak da benimsendi. Ancak bu ad tek yerine iki adet “m” ile yazılarak, yıkılan Berlin duvarında kapıya yakın yerlerde güvenlik amacıyla kullanılan büyük taş yapılara verilen ad olan “Rammstein” olarak değiştirildi.
Rammstein birçok plak şirketine demo gönderip reddedildikten sonra 1995′te MotorMusic/PolyGram ile anlaşma imzaladı. Yapımcı Jacob Hellner ile Stockholm’de “Herzeleid” adlı ilk albümlerini kaydettiler ve sonra kısa aralarla büyük başarı kazanan “Du Riescht So Gut” ve “Herzeleid” singlelarini yayınladılar. Aynı yıl Almanya içinde “Project Pitchfork” ile tura çıktılar ve Prag’da, Varşova’da konserler verdiler. 1995′in sonlarına doğru ise Almanya’da sadece Rammstein olarak kendi başlarına tura başlıyorlardı. Bu arada “Herzeleid”in kapağında yer alan fotoğrafları yüzünden medya tarafından Nazi olmakla suçlandılar. Medyaya göre kapakta “temiz çocuk” olarak poz veren Rammstein üyeleri Hitler’in arı ırk düşüncesini hatırlatıyordu.
1997′de grup, “Sehnsucht” adlı albümlerini çıkardı. Sonuç, ilk albümden daha büyük bir başarıydı. Özellikle “Du Hast” adli parça çok beğeni kazandı ve “En İyi Metal Performansı” ödülü için bir Alman grubu olarak ilk kez aday gösterildi. Rammstein, daha önce pek çok örneği görülen metal, hardrock türü müzik yapan “ağır” gruplardan oldukça farklı, daha önce örneğine pek rastlanmamış tekrara dayalı, endüstriyel, metal, elektronik müzik karışımı kışkırtıcı bir sound yakalamayı başardı. Özellikle Till Lindemann’ın bas sesi gotik, karanlık bir ses ortamı yaratmak için eşine az rastlanır bir renge sahipti. Rammstein’in parçalarında kullandığı dil -”Du Hast” ve “Engel”‘in İngilizce versiyonları da yayınlanmasına rağmen- her zaman Almanca oldu. Ayrıca Till Lindemann Almanca sözlerle oynayarak “Du Hast” ta olduğu gibi birçok çift anlam yarattı. “Du Hast” bana sahipsin anlamına gelmekle birlikte “Du Hasst” seklinde söylendiğinde benden nefret ediyorsun anlamına gelmektedir. Rolling Stone’da çıkan bir yazı “Sehnsucht”‘u “kuvvetli gibi gösterilmek istenen melodramatik melodi duyarlılığı”, SPIN’de çıkan bir yazı da “öfkelerini güzellikle dengeleyebilen romantik endüstriyel-metal melezi dayanılmaz kara hüzün” olarak tanımlıyordu. Gerçekten de Rammstein’in yarattığı ses ve görüntü ortamı, ilk bakışta göze çarpan “ağır” gitar tonlarına sahip, öfkeli, saldırgan ve kışkırtıcı sounduna ve görüntüsüne ustaca yedirilmiş, zaman zaman sözlerden ve kırılgan seslerden anlaşılabilecek muhteşem bir duyarlılık bütünü olarak tanımlanabilir. Rammstein’in konserleri de ince ince planlanmış görsel bir şov niteliğindedir. Özellikle ateş, duman konserlerin vazgeçilmez demirbaşlarıdır. Till Lindemann’ın başta hobi olarak ilgilendiği ateş oyunları arasında sahnede alev silahı kullanma, asbestten yapılmış yanan bir pelerin, alev püskürten ayakkabı giyme, metal bir ok ve yayla alev püskürtme ve çeşitli havai fişek oyunları sayılabilir. Bir konser sırasında sahnede bulunan bir alev kulesinin seyirciler üstüne devrilmesiyle muhtemel bir felaketin şans eseri önlenmesinin ardından Rammstein, alev oyunlarını tamamen bu konuda tecrübeli bir ekibe devretti.
Rammstein’in tüm dünyada tanınmasına ve başarı kazanmasına neden olan asıl kişi David Lynch’tir. Grup ilk albümlerini yayınlarken, parçalarına video klip yapmak için bildikleri birçok yönetmene çalışmalarını gönderdiler. Bunların arasında Blue Velvet, Eraserhead, Twin Peaks ve Wild At Heart gibi filmlerin yönetmeni David Lynch de vardı. Ünlü yönetmen Rammstein’a zamanı olmadığı için video klip işiyle ilgilenemeyeceğini belirten bir not yazdı ve parçalarının çok iyi olduğunu da eklemeyi ihmal etmedi. David Lynch daha sonra “Herzeleid” albümünden iki parçayı “Lost Highway” filminde kullanmak istediğini Rammstein’in menajerine iletecekti. O sıralarda Rammstein daha Amerika’da hiç tanınmıyordu. Filmle birlikte tüm dünyada kitlelere kolayca ulaşıp, hızla tanınmaya başladılar1998′de Berlin’de canlı olarak kaydedilen “Live Aus Berlin” adli albümleri yayınlandı. Bunu izleyen yıllarda Amerika da dahil olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde tura çıktılar.
2001 Nisanında son albümleri olan “Mutter” yayınlandı. Albüme “Herzeleid” ve “Sehnsucht”‘un karışımı niteliğinde bir atmosfer hakim. “Herzeleid”‘teki çıplak kışkırtıcılık, “Sehnsucht”‘taki duygusallıkla karışmış ve albümde özellikle Till Lindemann’in tutkudan yanıp tutuşan vokali göze çarpıyor. Gitarlar yine her zamanki bol tekrarlı ve sert cümleleriyle uğulduyorlar. Albümden çıkan üç singledan -”Sonne”, “Links 2 3 4″ ve “Ich will”- “Sonne”, boksör Wladimir Klitschko’ya promosyon olarak kullanması için yapılmış ancak boksörün menajeri tarafından uygun görülmemiş”Sonne”….
Herkes ışığı bekliyor
Kork, korkma
Güneş gözlerimde parlıyor
Bu akşam batmayacak ve
Dünya yüksek sesle ona kadar sayıyor…
Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz…
Son albümleriyle birlikte dünya, Rammstein’la ona kadar saymaya başladı. Biz de Rammstein’la birlikte öfkeyle kırılganlık arasındaki hassas dengeden doğan kendilerine özgü yeni “sert” ses dünyalarına doğru ilerlerken yüksek sesle ona kadar sayıyoruz; “Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz…”
Görevi: VokallerÖnceki Grubu: First Arsch (Baterist olarak)Doğum Tarihi ve Yeri: 4 Ocak 1963 Leipzig/ALMANYABoy: 1.90 m Kilo: 87 kgGöz Rengi: Mavi Saç Rengi: KahverengiHakkında: Annesi, babası ve kendinden 6 yaş daha küçük olan kızkardeşiyle büyüdü Till. Anne ve babası oyuncudur. Babası ile arası hiç iyi değildi. Babası sıkça döverdi Till’i. Annesi Till 12’sindeyken bir Amerikalıyla evlenir. Babası yüzünden biraz zihni kararmıştır Till’in. Okulun en tuhaf çocuğudur. 18′inde ilk kez kızarkadaşı olur. Genç yaşta evlenir ve yine genç yaşta boşanır ve daha sonra da ne evlenmiş ne de bir kızarkadaşı olmuştur. Till’in babası 1992′de içkiden ölür ve bir kilisenin gölgesine gömülür. Till cenazeye katılmadığı gibi bugüne kadar bir kez olsun mezarına ziyaretine gitmemiştir. Hatta Heirate Mich şarkısını yazarken babasının ölümünden etkilenir. Till yüzücülükte çok iyidir ve Avrupa gençler yüzme şampiyonu bile olur. Fakat sağ kolundaki bir sakatlıktan dolayı yüzmeyi bırakır. Yoksa belki de onu Ramms+ein’ın vokali olarak değilde ünlü bir yüzücü olarak tanıyor olabilirdik. Askerde sıkça üsleriyle kavga eder ve hapse girer Till. Askerliğini tamamlıyamaz o yüzden. Gerçek hayatta Schneider kadar deli olmadığını söylüyor. Sol kulağında bir küpe deliği var fakat hiç kullanmıyor. Vücudunun biryerinde “punkrock” yazan bir dövme olduğu söyleniyor.
TILL’DEN BİR ALINTI: Aşk Chris Isaak ve süttür.
Görevi: Lead GitarÖnceki Grubu: Orgasm Death GimmickDoğum Tarihi ve Yeri: 24 Haziran 1967 Wittenburg/ALMANYABoy: 1.80 m Kilo: 88 kgGöz Rengi: Mavi Saç Rengi: Açık KahverengiHakkında: İki ablası, ağabeyi ve anne-babasıyla büyür. Richard. Her nasılsa ailesi bi süre boşanır ve annesi yeniden evlenir. Ve Richard genç yaşında annesi ve üvey babasıyla yaşamaya başlar. Sessiz ve tuhaf bir çocuktur Richard. Konuşurken zaman zaman ses tonunu yükseltir fakat kolay kolayda sinirlenmez. Bugüne kadar kardeşleriyle de, arkadaşlarıyla da hiç kavga etmemiştir Richard. Tezgahtarlık ve kasiyerlik yapar Richard. Gençken bir güreş şampiyonluğu kazanır.İlk cinsel deneyimini 13′ünde yaşadığını söylüyor. Richard grubu kurar ve bu fikri arkadaşı Schneider’e söyler. O’da arkadaşları Paul ve Flake’i gruba dahil eder. Yani Richard için grubun kurucusu diyebiliriz. Grubu kurduktan sonra eşinden boşanır. Bir turne sırasında Caren Bernstein ile tanışır ve bir hafta sonra evlenirler. Richard öylesine sever ki onu isminde onun soyadını da taşır.
Richard’ın bir de 1992 doğumlu kızı var. Khiara Li Lindemann. O’nu “Live aus Berlin”de görebilir. “Spieluhr”da da vokalini duyabiliriz. Sigara kullanıyor, sağ kulağında bir küpe deliği var. Esasen hiç kullanmadığı bir ön adı var “Sven”. Black Sabbath ve AC/DC gruplarını seviyor. Çok iyi derecede ingilizce konuşuyor. Richard’ın ailesi oldukça zengin. Çok iyi ingilizce biliyor. Gruptaki tek evli kişi o. Hala biraz sahne fobisi var.
RICHARD’DAN BİR ALINTI: Şarkı sözlerimiz bazılarının söylediği gibi ahlaksızca veya rezalet değil. Onlar meleklerden gelen aşk şarkıları… Görevi: Rythm GitarÖnceki Grubu: The Feeling B ve Die FirmaDoğum Tarihi ve Yeri: 9 Aralık 1964 Belarus/ALMANYABoy: 1.75 m Kilo: 79 kgGöz Rengi: Kahverengi Saç Rengi: KahverengiHakkında: Paul yedi aylık olarak doğar. Annesi ve babası ile ailenin tek çocuğu olarak yetişir. Küçükken şişmanlığı yüzünden çabuk göze batar ama aynı zamanda okulun en güçlü çocuğudur. Bu yüzdenmi bilinmez 13′üne kadar jimnastik yapar. Keman, piyano ve gitar dersleri alır. Annesi ve babası ayrılır ve kısa süre sonra annesi tekrar evlenir. Bu yüzden 16 yaşında evden ayrılır Paul ve Flake ile birlikte yaşamaya başlar. Yıllarca Flake ile birlikte yaşar. (Fakat şu an nerde kiminle yaşadığını tam olarak bizde bilmiyoruz.) Kütüphane’de çalıoşır bir süre.
Paul’un gerçek ismi bu değilmiş fakat babasını çok sevdiğinden bu ismi almış kendine. Paul’de grubun dul üyelerinden. 15-16 yaşlarında bir oğlu var. Oğlunun bir kızarkadaşı olduğu ve onunla nişanlı olduğu söyleniyor. Paul fazla olmamakla birlikte sigara kullanıyor. Rusya’da doğduğundan ve daha sonra bir yıl Rusya’da yaşadığından iyi derecede rusça konuşabiliyor. Pantera, Metallica ve Sex Pistols dinliyor. Paul “Live aus Berlin” konseri sırasında şiddetli derecede gripmiş.
PAUL’DEN BİR ALINTI: Biz sahnede biraz zıplıyor, alevler çıkarıyor yaramazlık yapıyoruz. Fakat insanlar bunu çok seviyor.Görevi: BateriÖnceki Grubu: Die FirmaDoğum Tarihi ve Yeri: 11 Mayıs 1966 Berlin/ALMANYABoy: 1.93 m Kilo: 84 kgGöz Rengi: Mavi Saç Rengi: KahverengiHakkında: Beşi kız biri erkek olmak üzere altı kızkardeşiyle birlikte büyüdü Schneider. Abisi Stephan Schneider’dan sonra en büyük kardeştir. 14. yaşgününde abisi Stephan ona çöp tenekesi ve benzeri şeylerden yapılmış bir davul hediye eder ve o günden sonra davul çalmaya başlar Schneider. Yıllarca o davulu kullanır ve bazı amatör gruplarda kullanır. Daha sonra Flake ve Paul’un yeni davulcu arayışlarında onlara katılır Schneider. Schneider eskiden çok iyi bir hentbol oyuncusuymuş. Karısından boşandı fakat hala görüşüyorlar. Grup kurulmadan önceki işinde telefon hatları çekiyormuş ev ev dolaşarak. Sigara içiyormuş fakat daha sonra bırakmış. “Doom” lakabından nefret ediyor ve kendisine soyadıyla hitap edilmesinden hoşlanıyor. Paul ile içmekten ve heavy metalden hoşlanıyor Schneider. Yükseklik korkusu var. Ayrıca kızkardeşi Constanze Schneider grubun sahne kostümlerinin tasarımını yapıyor.
SCHNEIDER’DAN BİR ALINTI: Biz özgün, mükemmel ve diğerlerinden çok çok daha iyiyiz. Görevi: BasgitarÖnceki Grubu: The InchtaboktablesDoğum Tarihi ve Yeri: 11 Nisan 1971 Schwerin/ALMANYABoy: 2.0 m Kilo: 84 kgGöz Rengi: Mavi Saç Rengi: SiyahHakkında: Oliver talihsiz bir çocukluk ve gençlik yaşar. 16’sına kadar annesini tanımaz. Babası ve erkek kardeşiyle yaşar. Daha sonra annesinin lokantasında işe girer. 17. doğumgününden iki gün sonra babası ve kardeşi ölür Oliver’in. Daha sonra gruba katılana kadar sıvacılık işiyle geçimini sağlar. Bas gitar çalmaya nerdeyse 20 yaşında başlar Oliver. Gruba katıldığı zaman beraberinde “Seemann” adlı şaheserin fikrini getirir.
Oliver sporu özellikle sörf yapmayı çok seviyor. Bir kaykayı var. Ayrıca resim ve fotoğrafçılıkla amatör olarak uğraşıyor. Sigara kullanıyor. Vücudunun biryerinde dövme varmış. Sakin ve çekingen bir yapıda olduğunu ve bu huyunu çok sevdiğini söylüyor.
OLIVER’DEN BİR ALINTI: Aslında ben her zaman tatilde olduğumu düşünüyorum. Sevdiğim, yapmak istediğim işi yapmak istediğim kişilerle ve istediğim ortamda yapıyorum. Görevi: KlavyeÖnceki Grubu: Feeling BDoğum Tarihi ve Yeri: 6 Kasım 1966 Berlin/ALMANYABoy: 1.90 m Kilo: 73 kgGöz Rengi: Mavi Saç Rengi: KahverengiHakkında: O Lorenz ailesinin evlatlık çocuğu. İki üvey erkek kardeşi vardır. Çocukluk yıllarında gazete dağıtıcılığı yapmaya başlar. 15. yaşgününde Lorenz ailesi ona ilk piyanosunu hediye eder. Klasik bir piyanist olarak çok iyi bir eğitim alır daha sonra Christian. Ayrıca nedendir bilinmez çok iyi bir kukla oynatıcılığı eğitimi de almıştır. Flake’de diğer üyeler gibi boşanmış. Rammstein’a katılması biraz isteksizce gerçekleşir Flake’in. Grubun tarzının çok kaba ve sıkıcı olduğunu düşünür fakat Paul’un yakın arkadaşı olması nedeniyle şansımıza Paul onu ikna eder. Hala tam olarak sevemez grubun müziğini. Kendi klavyesi olmasa dinlemez belki de bu müziği. Zaten bir röportajında dediği gibi: “Onlar sevmediğim müziği yapıyolar. Ben ise onlara klavyemle onların müziğine tecavüz ediyorum”. Flake sigara kullanıyor ve alkolü çok seviyor. Özellikle şarap ve viski-kolaya dayanamıyor. “Flake” takma adını çok seviyor ve herkes onu bu isimle çağırıyor…
Rammstein - Bestrafe Mich
Nisan 20, 2008 on 12:59 pm | In Türk Rock Grupları, Yabancı Rock Grupları | No CommentsBestrafe Mich
Bestrafe mich Bestrafe mich Stroh wird gold Und gold wird stein Deine groesse macht mich klein Du darfst mein bestrafer sein Der herrgott nimmt Der herrgott gibt Bestrafe mich Bestrafe mich Du meinst ja Und ich denk nein Schliess mich ein in dein gebet Bevor der wind noch kaelter weht Deine groesse macht mich klein Du darfst mein bestrafer sein Du darfst mein bestrafer sein Deine groesse macht mich klein Du darfst mein bestrafer sein Deine groesse macht ihn klein Du wirst meine strafe sein Der herrgott nimmt Der herrgott gibt Doch gibt er nur dem Den er auch liebt Bestrafe mich
Biyografi :> Apocalyptica
Mart 9, 2008 on 12:55 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No CommentsFinlandiya’daki Sibelius Akademisi’nin çello bölümü öğrencileri olan Eicca Toppinen, Max Lilja, Paavo Lotjonen ve Antero Mannien’den oluşan ve müziğiyle, klasik müzik ve heavy metal arasındaki sınırın sanılanın aksine çok ince olduğunu düşündüren Apocalyptica grubu, dört gencin, yakın çevrelerine çaldıkları Metallica yorumlarıyla müzik çalışmalarına başladı. Esin kaynaklarının ünlü Rus klasik müzik bestecisi Dmitri Shostakovich olduğunu her fırsatta dile getiren grup elemanları, bu çalışmalarını mezuniyet törenlerinde sergilediklerinde ise tam anlamıyla kıyamet kopmuştu. Grup, Metallica parçalarını ezbere bilen seyircilerin de eşliğiyle öyle başarılı bir performans sergiledi ki, büyük plak şirketlerinden biriyle anlaşma başarısını gösterdiklerinde bu olayın üzerinden henüz bir hafta bile geçmemişti.
Metallica’nın “Enter Sandman”, “The Unforgiven”, “Wherever I May Roam”, “Master of Puppets”, “Harvester of Sorrow” gibi parçalarını dört çelloyla yorumladıkları ilk albümleri “Plays Metallica By Four Cellos”, 1996 yılında piyasaya çıkarak tüm dünyada 250.000 adetlik satışla metal müzik dinleyicilerinin yanı sıra klasik müzik severlerin de arşivlerinde yer almayı başardı. Çellolarını amfiye bağlayarak oldukça ilginç ve bir o kadar da üstün işler yaratan grup üyeleri, bu albümle Metallica’dan da övgü almayı başardılar.
Mtv Avrupa ve Amerika haber bültenlerinde yer almaya başlayan Apocalyptica, Sex Pistols, Sepultura ve Bad Religion gibi gruplarla aynı sahneyi paylaştı. Daha sonra Metallica’nın alt grubu olarak sahne alan topluluk geniş kitlelerin beğenisini kazandı. İlgi öylesine büyüktü ki, diğer birçok Metallica konseri öncesinde Apocalyptica eserleri, dinleyenlere banttan sunulmaya başlandı.
Grup 1997 yılında, ülkemizdeki dinleyenleriyle buluşmak üzere Cemal Reşit Rey 2. Uluslararası Gençlik Festivali kapsamında sahneye çıkmış ve inanılmaz bir ilgiyle karşılaşmıştı.
Topluluğun; Sepultura, Pantera, Metallica, Faith No More yorumlarının yanısıra, içerisinde grup üyelerinden Eicca Toppinen’in bestelerinin de bulunduğu bir albümle hayranlarının karşısına çıktılar. Bu çalışma, Apocalyptica’nın sadece diğer grupların eserlerini yorumlarken değil, özgün çalışmalarıyla da ne kadar başarılı olabileceklerinin bir kanıtı niteliğindeydi. 1998 yılında piyasaya çıkan “Inquisition Symphony” adlı bu albüm, öncekinden sert bir tarza sahipti. Grup, bu çalışmayı sunduğu turne kapsamında İstanbul ve Ankara’da da konserler verdi.
Avrupa’da gösterime giren ve başrollerini Jason Patric, Ben Stiller ve Nastassja Kinski’nin paylaştığı “Your Friends and Neighbours” filminde, ilk albümden üç parçaları kullanılan grup, böylece ilk ‘gümüş ekran’ denemelerini de yapmış oldu. 2000 yılı çıkışlı “Cult” albümü ise Eicca Toppinen?in besteci yönünün gitgide geliştiğinin göstergesiydi.
Sonrasında grubu, Şebnem Ferah?ın “Perdeler” şarkısına eşlik ederken dinledik. Ferah’ın albümünde biri orijinal, diğeri Apocalyptica düzenlemesi olan iki sürüm yer aldı. Bu arada grupta eleman değişiklikleri de oldu. Antero Manninen’in yerini Helsinki Flarmoni Orkestrası’nın metalci çello sanatçısı Perttu Kivilaakso alırken Max Lilja gruptan ayrıldı.
Kayıt firması Universal bu dönemde boş durmayarak son albümleri olan “Cult”ın çift cdlik özel baskısını piyasaya sürdü. Sunulan özel çalışmada, “Cult” albümündeki çalışmaların yanısıra; Guano Apes solisti Sandra Nasic’in vokal yaptığı “Path Vol.2″ ve Farmer Boys’dan Matthias Sayer’in sesiyle eşlik ettiği “Hope Vol.2″ ile “Harmageddon”, “Nothing Else Matters” ve “Inquisition Symphony”nin canlı kayıtları da yer aldı.
“Vidocq” adlı filmde müzikleriyle yer almaları, durgun oldukları bu arada dikkat çeken çalışmalarından biriydi. Antero Mannien’in de ayrılması ldağılma korkusu yaratsa da grup sessiz sedasız çalışmalarına devam etti. Beklenen “Reflections” albümünde, usta davulcu Dave Lombardo’nun da konuk olarak yer alması herkes için tam bir sürpriz oldu. Tamamı kendi bestelerinden oluşan 10 Şubat 2003 çıkışlı bu albümleriyle yeni bir tarzı, çello-rockı yarattıklarını belirten grup üyeleri, sürekli gelişerek yollarına devam ediyorlar. Eğitimli oluşlarının yarattığı farkı koruyan, çalışkan ve özgün çizgileriyle…
17 eylül 2007’ de piyasaya çıkacak altıncı albümün ismi ’’Worlds Collide’’ olarak açıklan albümde Corey Taylor ( Slipknot and Stone Sour ) , Dave Lombardo (Slayer), Tomoyasu Hotei, Joseph Duplantier (Gojira), Cristina Scabbia (Lacuna Coil) gibi konuk sanatçılarda yer alıcak.
Biyografi :> Amorphis
Mart 9, 2008 on 12:54 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments->
Amorphis ismini “belirli bir şekli olmayan” anlamına gelen Aamorphous’tan alıyor. Finlandiya’nın en yaratıcı, en çok takdir gören grubu, ve kesinlikle 13 yıldır çok başarılı işlere imza atıyorlar.Şarkılarını ‘70′lerin progressive rock gruplarının daha modern hali gibi sunuşları var.Amorphis şarkılarında harita edilmemiş şehirlere uçmaktan ve geçmişe dönmekten korkmuyor.Grup her zaman günün trendinden uzak durmuş, ve heryerde bulunan cinsten, yani aynı gitar ritmlerini aynı vokali kullanan gruplardan, kısacası taklitçilerden uzak durup nadir bulunur bir grup olduğunu her zaman belli etmiştir. Grup, gitarist Esa Holopainen ve davulcu Jan Rechberger ikilisi tarafından kuruldu. İkili çok kısa bir sürede vokalist/gitarist Tomi Koivusaari ve basist Olli-Pekka Laine’yi gruba dahil etti, ve Amorphis ilk ve tek demosu olan “Disment Of Soul”u 1991 yılının ortalarında kaydetti.Bu demo daha tazeliğini korurken grup Relapse Records ile multi-album anlaşması yaptı ve çok kısa bir zamanda 6 şarkı için kayıtlara girdi, ve 7″ ep’si piyasaya sürüldü.
Amorphis adeta merdivenleri tek tek çıkarak işini sağlam yapıyordu.Bu iki çalışmanın ardından (demo ve 7″) ilk albümleri The Karelian Isthmus’u kaydedip bizlere sundular. The Karelian Ishtmus” eski bir Fin savaş alanının ismiydi. Görkemli ve dokunaklı atmosferik death metal ve doom riflerinin bütünleşmesiyle, ıstırap ve acı kusan bir vokal ve başka dünyalardan gelmiş klavyenin tınıları ve grupça maceraperest bir ruh Amorphis’in tanımı olarak sizlere sunulabilir.
Grup yeni albüm kayıtlarına başlamadan önce Relapse Records grubun demo’sunu Privilege Of Evil ismi altında tekrar piyasaya sunma kararı aldı (1993)
1994′te Amorphis büyük bir cesaretle, tarzına etnik Fin müzikal öğelerini de katmaya başladı ve müzik yapısını oldukça zenginleştirdi.Grup bir defa daha Sunlight Stüdyolarına girdi ve 1994′ün başyapıtlarından biri olan Tales From The Thousand Lakes’i bizlerle paylaştı. “Ulusal Fin Şiir Kitabı”ından anonim şiirler kullanmaya başlayan grup, heavy metal, doom, death ve 70′lerin progressive’ini bir potada eriterek eşsiz işler yapmaya başladı.
Amorphis birkaç defa Avrupa Kıtası’nı turladı ve 94′ün sonlarında ömürlerinde ilk defa Amerika Kıta’sının sahillerine doğru uzandılar. Klavyecinin sorumsuzlukları yüzünden grup eleman değişikliği yaşamak zorunda kaldı ve Kim Rantala gruba yeni klavyeci olarak dahil edildi.1995′te Black Winter Day Ep’sinin dağıtıma geçilmesiyle grup yeni albüm öncesi kısa bir dinlenme dönemine girdi.
1996′da grup umulanın da ötesinde bir çalışmaya imza atıp Elegy albümünü çıkardı. Albümdeki 11 şarkıda çok farklı gitar tonları kullanıldı. Bunun yanı sıra gruba yeni katılan clean vokalist Pasi Koskinen de dikkati çekti.Aynı zamanda yeni davulcu Pekka Kasari’nin performansı etkileyici olup, grubu da 6 kişiye tamamlamış oldu. Gösterişli albüm kapağında eski Fin sembolleri birleşimi kullanıldı. Elegy albümünde yine Fin edebiyatından lirikler kullanıldı ya da ilham alındı. The Kanteletar, 700 şiirden ve baladtan oluşan ve Fin geleneklerini tamamen yansıtan bir kitaptı.Şiirleri ağızdan ağıza nesillerce aktarılmıştı.Bazı şiirlerin binlerce yıllık olduğu rivayeti de dilden dile dolaşıyor. The Kanteletar, günlük olayları ele alıyor. Fin insanının filozofikal ve dinsel inançlarını…
1997′nin tamamı geneli Almanya ve Finlandiya’yı içeren turnelerle geçti.Ardından hemen hemen bir sene boyunca Amorphis sessizliğe gömüldü. 1998′in ikinci yarısında grup yeni albüm için yeni prodüktörleri Simon Effemy ile beraber stüdyoya gireceğini duyurdu. Klavyeci Kim Rantal’ın gruptan ayrılma kararının ardından stüdyo çalışmaları öncesi gruba yeni bir klavyeci dahil oldu. Yeni klavyeci Santeri Kallio daha önceleri bir başka Finli grup Kyyria’da çalıyordu. Yeni albümün ismi Tuonela’ydı; Tuonela mitolojide, ölülerin krallığı anlamına geliyor.Yeni albüm bir önceki çalışma olan Elegy’le örtüşen bir çalışmaydı ve Mart ‘99′da piyasaya sürüldü.
2001 yılında Am Universum albümünü çıkaran grup, Finlandiya’nın tüm müzik türleri arasında yapılan sıralamada, 4.’lüğe kadar yükseldi. Ayrıca bu albümden çıkan singleları Alone, ülkeyi tanıtan en iyi şarkı seçildi.Ayrıca Am Universum albümü ardından Amorhpis, Opeth ile Amerika kıtasını turladı.Bundan sonraki zamanda grup bazı Fin filmlerine soundtrack yaptı.
2003 senesinde grup EMI Records ile anlaştı.Bu anlaşmanın ilk meyvesi, yeni albüm Far From The Sun’dan ilk single Day Of Your Beliefs olacaktı. Vokalist Pasi Koskinen’in grupla son canlı performansı 21 Ağustos’ta Kontu Rock Fesival’de oldu.
2005′in ocak ayında gruba eski Evergreen vokalisti Tomi Joutsen katıldı. Son olarak grup kısa bir süre önce, 20.Nisan.2005′te daha önceleri çalıştığı müzik şirketi Nuclear Blast ile tekrar anlaştı.
Biyografi :> Red Hot Chili Peppers
Mart 8, 2008 on 12:45 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No CommentsAnthony Keids,Michael Balzary (Sonradan Flea olacak) Hillel Slovak farklı yerlerden gelmişler,Fairfax lisesinde karşılaşmışlardı. Müzik derslerinde Hillel’in gitara,Michael’in trompete yatkınlığı ortaya çıkmıştı. Ama Anthony’nin herhangi bir enstürmana yatkınlığı yoktu. Bu yüzden Hillel ve Michael,Anthony’yi şiir yazmaya ittiler. Michael trompet çalarak funk müzik yapamayacağını anlayınca Hillel’in de yardmıyla bas gitara geçti (P.S: o zaman kim derdi ki bu adam geleceğin en iyi basçısı olacak diye) ilk olarak grubun adı “Los Faces” olark belirlendi. Basta Michael,gitarda Hillel ve vokalde de Anthony vardı. Kaydettikler ilk şarkının adı “The Organic Anti-Beat Box Band”di. Grup elemanları farklı lise grupları kurmaya başladılar. Bunlardan biri 1977de Hillel Slovak,Jack Irons,Alain Johainnes ve Todd Strassman’ın kurduğu “Chain Reaction”dı. Sonra grubun adı 1978de “Anthym” oldu ve Michael adını Flea olarak değiştirerek gruba dahil oldu. Kısa süre sonra da gruba Anthony Keids katıldı ve bu sefer grubun adı “What Is This” olarak değiştirildi. Striptiz kulüplerinde çıkıp underground’da adını duyurmaya başladığındaysa grubun adı “Tony Flow & The Miraculously Masters Of Mayhem”dı. Grubun kadrosu Anthony Keids,Hillel Slovak,Flea ve Jack Irons’dan oluşuyordu. “Çorap şov”larını ilk kez 80′lerin başında Kit Kat adlı bir striptiz kulübünde yaptılar. Cinsel organlarına taktıkları çorap dışında çırılçıplak sahneye çıkıp şarkılarını çalmışlarıdı.
Guptaki ayrılıkların en önemlisi bu dönemde yaşandı. Flea grubu bırakıp “Fear” adlı bir gruba geçti fakat geri dönmesi uzun sürmedi. 1983 yılında Flea’nın dönüşüyle grup “Red Hot Chili Peppers” adını aldı. (P.S:Anthony bu ismi seçerken Louis Armstrong’un 1920′lerdeki grubu Chili Peppers’dan esinlenmişti) Verdikleri kulüp konserleri kısa sürede EMI’ın kulağına gitti grup takibe alındı. Menajerler RHCPın sahne şovunu beğenince hemen sözleşmeler imzalandı ve ilk albümün çalışmalrına başlandı. İlk albümleri “The Red Hot Chili Peppers” büyük bir ticari başarıya ulaşmasa da kendi çaplarında bir fan kitlesi elde etmeleri için yeterliydi. Verdikleri Amerika turnesiyle underground kesimde oldukça ses getirmeyi başardılar. (P.S: What Is This grubuyla sözleşmeleri bulunan Jack Iron ve Hillel Slovak ilk albümde çalmadı onların yerini gitarda Jack Sherman ve davulda Cliff Martinez doldurdu) Fakat Red Hot Chili Peppers’ın çorap şovu,sansür kurulu PMRCnin dikkatini çekti ve kurul konserlerin iptal edilmesi için uğraşmaya başladı. 1000 dolar ödeyerek paçayı sıyırsalar da PMRC daha sonra da başlarına bela olacaktı.
Konserden sonra hemen ikinci albüm çalışmalarına başladılar. Bu sefer gitarda Hillel Slovak vardı. 1985′de “Freakey Styley” çıktı. (P.S:Freakey Styley funk’a yakın sound’ndan dolayı diğer albümlerden biraz daha farklı olarak değerlendirilir) Bu dönemde Cliff Martinez gruptan ayrıldı ve Jack Iron Gruba geri döndü. Bylece RHCP orijinal kadrosuna kavuşmuş oldu. O zamanki en başarılı RHCP albümüyse 1987′de yayınlanan “Uplift Mofo Party Plan” oldu.
Buna karşın grup üylerinin her birinin uyuşturucu kullanması konserlerin iptal olmasına neden oluyordu. Hillel ve Anthony’nin eroin bağımlılığı kritik bir noktaya gelmişti ve ikisi de bundan kurtulmaları gerektğinin farkındaydı. Birbirlerinden ayrı kalınca eroinden de uzak durabileceklerini düşünerek grubu dağıttılar. 27 Haziraz 1988′de Hillel Slovak evinde ölü bulundu. Jack Irons bu ölümü kabullenemeyeceğini söyleyerek gruptan ayrıldı. Anthony Keids ise bir süre sonra rehabilite görmeye başladı. 88 yılının sonunda Flea ve Anthony tekrar birleşme ve devam etme kararı aldılar. Gruptaki iki önemli boşluğu doldurmak kolay olmadı. Önce John Frusciante’yi buldular. John grubun hayranıydı ve gruba katılması teklif edildiğinde teklifi tereddütsüz kabul etmişti. Ama davulcu bulmak bu kadar kolay olmadı. Anthony ve Flea birçok davulcu denemelerine rağmen istediklerini bulamadılar. Sonra seçmlerde Chad Smith’le karşılaştılar ve Chad böylece gruba dahil olmuş oldu. Bundan sonraki ilk albümleri “Mother’s Milk” büyük bir başarıya ulaştı. Bu albümün ilk single’ı “Knock Me Down” Hillel Slovak anısına çıktı. Bu albümden sonra RHCP,EMI’dan ayrılarak Warner Bros.’a geçti.
91 yılındaki “Blood,Sugar,Sex,Magic” albümse RHCPın underground’dan çıkıp mainstream’e geçişinin en büyük kanıtıdır. MTV’nin “Breaking The Girl”ü,”Give It Away”i,”Under The Bridge”i pompalaması,albümün 2 milyon üzerinde satmasını ve onları rock müziğin zirvesine oturtmasını sağlamıştı. Ama bunlar John Frusciante’nin mutlu olması için yeterli değildi. O da yavaş yavaş uyuşturucu batağına giriyordu. John 7 Mayıs 1992′de grubu terk etti. John’un ayrılığı grubu derinden sarstı ve karanlık döneme girildi. Grup ne olursa olsun müziğe devam edecekti. Dave Navarro gruba dahil oldu. 1995 yılında Dave Navarro’lu albüm “One Hot Minute” yayınlandı. (Biraz da ön yargıdan olsa gerek) bu albüm pek sevilemedi. “Aeroplane” ve “My Friends” single’larının satışları kötü değildi ama Blood Sugar Sex Magic”le karşılaştırılamazdı bile. 1998′deDave Navarro RHCP’ı bıraktığnı açıkladı. RHCP’da durumlar böyleyken John Frusciante de iyiye doğru gitmiyordu. Uyuşturucu kullanmaktan tanınmayacak bir hale gelmişti. İki solo albüm çıkarmıştı ama hayatı tehlkeye giriyordu. Dave Navarro ayrılınca gruba yeni bir gitarist alınması yerne John’un rehabilitasyon görüp gruba geri döndürülmesi için uğraşmaya karar verildi. 1998 yılında John gruba geri döndü ve grubun şimdi mevcut olan kadrosuna (bir daha hiç bozulmaması dileğiyle) tekrar kavuşuldu.
8 Haziran 1999′da çıkan “Californication” albümü John Frusciante’nin dönüşünü hemen belli ediyordu. Bu albüm büyük bir ticari başarıya da ulaştı.
Californication 3 yılda 5 milyona yakın satmıştı. 2002 yılının Temmuz ayında By The Way albümünü çıkardılar. yeni şeyler deneyen grup bu albümüyle de listelerde iki numaraya kadar yükseldi.
Bu albümden sonra “Greatest Hits” ve “Live At Hyde Park” olarak iki albüm daha çıkardılar. “Greatest Hits” albümündeki iki yeni şarkı “History” ve “Fortune Faded” çok ses getirmese de bütün albümleri mevcut bulunan fanların greatest hits albümünü almaları için bir sebep oldu. Live At Hyde Park da iki CDlik Hyde Park’taki konser kayıtları olarak piyasaya sürüldü. (bu iki albümün alt arda çıkması biraz dinlenmeye ihtiyaçları olduğunu gösteriyordu sanki)
Son günlerde de “Stadium Arcadium” adlı yeni albümlerini ve “Dani California” single’larını yayınladılar. Bu albüm için şimdiden birşey demek biraz zor gibi görünüyor. Zaman gösterecek albümün ne kadar iyi veya kötü olduğunu.
Bütün bu değişikliklere,sarsıntılı dönemlere rağmen RHCP ilk günkü gibi ayakta ve genç. Öyle görünüyor ki bu adamlar ölene kadar beraberler ve genç kalmaya devam edecekler.
Biyografi :> Maksim Mrvica Šibenik
Mart 2, 2008 on 10:21 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No CommentsMrvica Šibenik, Hırvatistan’da doğdu. 9 yaşında Marija Sekso’dan piyano dersleri almaya başladı ve ilk halka açık performansını aynı yıl yapmıştır. Sadece üç yıl sonra ilk konser performansını yapmıştır. 1990′da savaş başlasa da bunun müzik kariyerini engellemesine izin vermemiştir.
Arturo Benedetti Michelangeli’nin öğrencisi olan Profesör Vladimir Krpan’ın öğrencisi olarak beş yıl boyunca Zagreb’deki Müzik Akademisinde öğrenim görmüştür. Daha sonra Budapeşte’de Franz Liszt Konservatuvarı’nda bir sene geçirmiş ve bu sene Nicolai Rubinstein Uluslararası Piyano Yarışması’nda birincilik ödülünü kazanmıştır. 2000′de Igor Lazko ile çalışmak için Paris’e gitmiştir ve 2001′de Pontoise Piyano Yarışması’nda birincilik ödülünü kazanmıştır.
Hırvatistan’a geri döndüğünde büyük bir ilgiyle karşılandı; birçok röportaj yapmış, televizyon programlarına katılmıştır. Kısa bir süre sonra Gestures isimli ilk CD’sini kaydetmeye başlamıştır. Bu albüm özellikle Hırvatistan’da büyük bir başarı kazanmıştır.
Kısa süre içinde Mrvica uluslararası müzik piyasasının da ilgisini çekti ve birçok önemli isim onunla ilgilenmeye başladı. 2003′de EMI Classics’den The Piano Player isimli albümü çıktı ve başta Asya olmak üzere uluslararası planda başarılı oldu. Albüm Singapur, Malezya, Endonezya ve Çin’de altın, Tayvan ve Hırvatistan’da platinyum ve Hong Kong’da çifte-platinyum statüsüne ulaşmıştır.
Görünüşü ve karizmasıyla da uluslararası markaların ilgisini çeken Mrvica’nın Singapur’daki sponsoru American Express olmuştur. Ayrıca Mrvica Chevrolet ve BMW’nin tanıtımlarında boy göstermiştir
Biyografi :> Arch Enemy
Mart 1, 2008 on 11:05 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No CommentsAmacı thrash metal ile death metali karıştırıp “saf” bir sound yakalamak olan Arch Enemy 1995 senesinde kuruldu. 96’da “Black Earth” isimli çıkış albümlerini hazırlayarak kariyerine başlayan grup tüm Avrupa metal camiasının dikkatini çekti. Melodik ve progresif ritimler, çift gitar melodileri ve güçlü vokaliyle oluşturdukları sound eşsizdi. Wrong Again Records etiketiyle 1996 yılında çıkan bu albümden sonra artık herkes gruptan başka bir çalışma bekliyordu.
1997 yılında tekrar stüdyoya girdiler ve “Stigmata” albümlerini doldurdular. Albüm 1998’de Savage Messiah Music firması tarafından çıkarıldı. Daha olgunlaşan ama hala saf duran müziğiyle bu albüm de tüm metal sevenler tarafından tam not aldı. Kariyerini yükselten ve Century Media Records firmasıyla anlaşan grubun üçüncü albümü ise “Burning Bridges” oldu. Death, thrash ve progresif metalin bir karşımı olan albüm ayrıca dozajı dengeli bir şekilde melodikti. Albümde, grubun prodüktörlüğünü yapan Fredrik Nordström de klavyesiyle yer aldı. Per Wiberg de piyanosuyla albümde misafir sanatçı olarak bulundu.
Japonya’da oluşan hayran kitlesine konser vermek üzere 99’da bir turne düzenlediler. Bu konserin görüntüleriyle “Burning Japan” adında sadece Japonya’ya dağıtılan bir de live albümleri çıktı. Daha agresif bir sounda sahip olan dördüncü albümleri “Wages Of Sin” 2001 yılında metal dinleyicilerinin beğenisine sunuldu. Albüm Arch Enemy’nin şu ana dek yaptığı en sert ve en titiz hazırlanmış çalışmasıydı. Japon hayranları için albüm kısa bir süre sonra Japonya’da da piyasaya çıktı.
Century Media Records, Arch Enemy sevenleri için yine “Wages of Sin” adında 2 CD’lik bir albüm hazırladı. 2002 yılında çıkan albümde bonus parçalar ve video klipler de bulunuyordu. Bir sene sonraysa limitli sayıda üretilen ve her Arch Enemy hayranının arşivinde bulunması gereken “Anthems Of Rebellion” çıktı. Arch Enemy bu albümleriyle halen “saf metal” yapan ender teknik gruplar arasında bulunuyor. Hayran kitlesiyse her geçen gün artmaya devam ediyor.harc oldu düşman oldu :))
Biyografi :> Pink Floyd
Şubat 29, 2008 on 12:31 am | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No CommentsPink Floyd kurulduğunda, kadrosu vokal ve gitarda Syd Barrett, basta Roger Waters, klavyede Richard Wright ve bateride Nick Mason’dan oluşmaktaydı. İlk Pink Floyd albümü “The Piper At The Gates Of Dawn” 1967 yılında yayınlandı. Saykodelik müzik tarihinin en önemli albümlerinden biri sayılan bu albümdeki bestelerde Syd Barrett imzası görülmekteydi. Ayrıca bu albümün Pink Floyd’un caza en yakın albümü olduğu da söylenebilir. “Lucifer Sam”, “Chapter 24″ ve “Astronomy Domine” ilk başta dikkati çeken parçalardı.
İlk albümden sonra, grubun kurucusu Syd Barrett, psikolojik sorunları oldupu gerekçesiyle gruptan kovuldu ve yerine David Gilmour gruba dahil edildi. Eğer Syd gruptan kovulmasaydı, belki de Pink Floyd için herşey daha farklı olacaktı, kim bilir?
İkinci albüm “A Saucerful Of Secrets” bir yıl sonra piyasaya sürüldü. Albüme adını veren parça, Pink Floyd’un caza yakın parçalarından biridir.
1969 yılında yayınlanan ve aynı adlı filmin soundtrack çalışması olan efsanevi albüm “More”u takiben, aynı yıl içinde, Pink Floyd’un ilk double albümü “Ummagumma” yayınlandı. İlk albüm bir konser kaydıyken, ikinci albüm yeni şarkılardan oluşmaktaydı.
Bir yıl sonra yayınlanan “Atom Heart Mother”, Pink Floyd’un kötü müzik yapmasının imkansız olduğunu gösteriyordu adeta. 1971 yılının başındaysa, grubun ilk dönemini özetleyen, içinde “Arnold Layne”, “Julia Dream”, “See Emily Play”, “Remember A Day” gibi şarkıların bulunduğu “Relics” albümü yayınlandı. Aynı yılın sonlarında doğru, Pink Floyd’un o güne dek yaptıpı en iyi albüm olan “Meddle” piyasaya sürüldü. 24 dakikalık efsanevi “Echoes”, muhteşem melodisiyle “Fearless”, ve David Gilmour’un harika vokalleriyle “San Tropez” albümün ağır toplarıydı.
“Meddle”ı takiben yayınlanan “Obscured By Clouds”dan sonra, 1973 yılında “Dark Side Of The Moon” albümü yayınlandı. “Money”, “Us And Them”, “Time” gibi herbiri birer başyapıt olan 9 şarkıyı içinde barındıran bu albümle Pink Floyd, Amerika listesinde de ilk kez 1 numaraya kadar yükselir. Bu albüm, ayrıca 30 milyonu aşkın satışıyla da bütün zamanların en çok satan albümü olur. (Daha sonra rekoru Michael Jackson’un Thriller albümü yeniden kırdı) Billboard Top 200 listesinde de 14 yıldan daha uzun bir süre kalarak başka bir rekor daha kırar bu albüm.
1975′te piyasaya sürülen “Wish You Were Here”, iginde herbiri birbirinden güzel 5 şarkıyı barındıran bir başyapıttır. “Shine On You Crazy Diamond” ve müzik piyasasını eleştiren “Have A Cigar” defalarca ve defalarca hiç sıkılmadan dinlenecek şarkılardır.
Wish You Were Here’in ardından 1977 yılında yayınlanan insanları ve politikayı anlatan “Animals” albümü Pink Floyd’un belki de en güzel ve anlamlı albümüdür. 3. şarkı “Pigs” (ki bence Pink Floyd’un en görkemli şarkılarından biridir) politikacıları, “Dogs” politikacıların korumalarını, “Sheep” ise, politikacıların vaatlerinden bıkan ama seçim zamanı gelince yine aynı politikacılara oy veren insanları tasvir eder. “Pigs On The Wing” ise akıllı insanlardır, yani (Pink Floyd’a göre) anarşistler.
1979 yılında piyasaya sürülen “The Wall”, Pink Floyd’un belki de Pink Floyd olarak yaptığı son albüm. Baştan sona grubun beyni Roger Waters’ın keskin zekasının ürünü olan 26 şarkının hepsi gerçek bir bütünlük içindedir, albüm bittikten sonra kendinizi 26 şarkılık bir albüm değil, tek bir şarkı dinlemiş gibi hissedersiniz. “The Wall” albümü her ne kadar günümüzde, biraz da “Another Brick In The Wall Part 2″ şarkısının yardımıyla piyasaya düşmüş olsa da, hiç de pop bir albüm değildir, aksine pop-Amerikan kültürünün karşısına hedeflenmiş bir albümdür ve gerçek bir başyapıttır.
Bu albümden sonra Roger Waters, Pink Floyd’dan ayrıldığını açıklar. Bu, kuşkusuz, hayranları şok eder. Ama grup yoluna devam etmekte kararlıdır. 4 yıllık bir aradan sonra 1983′te yayınlanan “The Final Cut” albümüyle Pink Floyd, müzik dünyasının Oscar’ı sayılan Grammy ödül töreninde yılın en iyi albümü ödülünü kazanır. Bu ilginçtir, çünkü albüm her ne kadar belli bir seviyenin oldukça üstünde bir rock albümü olsa da, Pink Floyd’un belki de en zayıf albümüdür ve özellikle son 10 yılda yayınlanan önceki 4 albümle karşılaştırıldığında (Dark Side, Wish You, Animals, Wall) çok sönük kalmaktadır.
“The Final Cut”ı izleyen “A Momentary Lapse Of Reason”‘da, David Gilmour gruba ağırlığını tamamen koyar. “One Slip”, “Learning To Fly”, “Sorrow” gibi harika rock şarkılarını içinde barındıran bu albüm çok iyi, ama bütünlükten yoksun bir albümdür. Bir örnek vermek gerekirse… Aynı U2′nun “Rattle & Hum”ı gibi. “Rattle & Hum” da çok iyi bir albüm. Ama sanki birşeyler eksik gibi. Bu duyguyu, “A Momentary Lapse Of Reason”ı dinlediğinizde de hissediyorsunuz. Nedir bu eksik olan şey? U2′yu bir kenara bırakıyorum. Konumuz Pink Floyd. Cevabımız ise, sanırım Roger Waters.
1989′da piyasaya sürülen double konser albümü “Delicate Sound Of Thunder”dan sonra uzun bir süre sesi soluğu çıkmayan Pink Floyd bu suskunluğunu 1994′te yayınlanan “The Division Bell” ile bozdu. Pink Floyd’un ilk zamanlarında yaptığı müzikten daha farklıydı “Division Bell”in müziği. Bu albümü çok sert eleştirenler oldu, Pink Floyd’un artık piyasaya düştüğünü söyleyenlerdi bunlar ve çoğu Syd Barrett’i David Gilmour’a tercih ederlerdi sanırım. Ama çok beğenenler de oldu. (açıkçası ben bu gruptayım) Çünkü albüm baştan sona oldukga anlamlı. Hem müzik hem sözler açısından. “Poles Apart”, ” A Great Day For Freedom”, “Lost For Words” ve tabii ki “High Hopes” muhteşem şarkılar.
1995′te piyasaya sürülen double konser albümü “Pulse”dan sonra Pink Floyd yine bir uyku evresine girdi. Ne zaman uyanacak bilemiyoruz ama biz uyanmasını beklemeye devam edeceğiz. Yeni birşeyler için. Ünlü bir yazara bir röportajda, oğlunun nasıl biri olmasını istediği sorulduğunda şöyle cevap vermişti:
- Iyi bir meslek sahibi ve iyi bir aile babası olmalı. Insanları sevmeli ve herkese iyi davranmalı… Söylemeden edemeyeceğim; Pink Floyd da dinlemeli!
Pink Floyd, 1965′lerde ismini o dönemin iki blues ustası olan Pink Anderson ve Floyd Council’den alarak kuruldu. Dört müzisyenin çalgılarını çalmadaki özel becerileri kısa bir süre sonra müzik çevrelerindeki diğer gruplardan kendini ayırır bir görünüm ortaya koydu. Pink Floyd sadece müzikte değil, sinema ve felsefe gibi alanlarda da önemli, eşsiz bir isimdir.
İlk kurulduğunda ismi Sigma 6 olan toplulukta George Roger Waters bas ve vokalde, William Wright tuşlu çalgılarda, Nicholas Mason davulda ve Syd Barrett gitarda o günlerin İngiltere’sinde biraz şaşırtıcı olarak da nitelendirilebilecek çalışmalarıyla beğeni topladılar. Üyelerin hiçbiri diğerlerinin gölgesinde kalmadı ya da onları gölgede bırakmadı. Pink Floyd’u Pink Floyd yapan bu dört insanı tanıyalım. Roger Waters her ne kadar grubun yüksek dozlu müziğinin kurucularından biri olsa da blues’a olan eğilimi tartışılmaz. Öyle ki blues’un ayrılmaz bir parçası gibi düşünülebilecek ağıtları, en özgün yapılar içinde kuruyor ve besteliyordu. “The Final Cut” albümü böyle bir çalışmanın ürünüydü. Waters, bestelenmesindeki amacı ve ithaf edilen insanların konumları da düşünülünce en uygun seçimi yapmıştı. Çalışkan ve yaratıcı bir özelliğe sahip olan Waters, arkadaşları arasında da en çok okuyan ve araştıran olarak bilinir. Bu sanatçı popüler müziğin dışındaki alanlara hiç yönelmediğinden söz eder ancak “Atom Heart Mother” albümü kendini haksız çıkaracak nitelikte. Anlaşılması güç bir adam olduğunu düşünür ve bundan da gizli bir sevinç duyar. Arabalarla çok ilgilidir, tümüyle işlemez bir durumda olan 1950 model Lotus Super Seven marka otomobiliyle övünür. Syd Barrett, grubun belki de en gizemli elemanı. Uç yaşayışların tümünü destekleyen bir yapıya sahip olan Barrett “çingene yürekli” olarak betimliyordu bir yazar. Barrett’ın en önemli özelliği gitardaki yetkinliğinin yanında resim ve felsefeyle de ilgilenmesi idi. Yaşamının her dilimi sanatla donanmış Barrett’ın. Sanatını en çok etkilemiş müzikçi ve gruplar ise The Beatles, Rolling Stones, Donovan ve Bob Dylan gibi ayrıcalıklı müzikçiler. Giyim kuşamına fazlasıyla önem verirken, bu önemin içinde yatan resmi koşullara karşı isyankardır. Özgürlüğü her şeyiyle bir bütün olarak algılamak ve yaşamın her boyutunda özgürlüğü ile birlikte olmak isterdi. Eleştirmekten ve eleştirilmekten nefret ederdi. Hep yaşadığı ana hesap veren bir kişiliğe sahipti. Tek amacı büyük bir müzisyen ve ressam olmaktı. 1968′de gruptan ayrıldığı halde grubu her an, en çok etkileyen müzikçi oldu. 1974 yılında öldüğünde, Pink Floyd en önemli albümlerinden birini eski arkadaşları için çıkardı ortaya. Grubun emektarı ve en sempatik üyesi Nick Mason, kişiliğinde hümanist bir yapının her zaman ön planda olduğunu söyler. İnsanlara karşı olan her türlü eylemi şiddetle olumsuzlayan Mason’a en gülünç gelen şey de insanların kendisinden ürkmesi. Mason, 1965′li yılların popüler gruplarından olan Cream’in davulcusu Ginger Baker’ın hayranıdır. Mason’un tekniği yavaş, az gerilimli zaman zaman kendisinin de şaştığı başarılı ataklarla donanmış bir tekniktir. Gündelik yaşamında neredeyse hiç bir şeyi umursamayan kendine özgü bir kişiliğe sahiptir Mason. Her şeye rağmen, ünlü olma dürtüsünü de hiç bir zaman inkar etmez. Bir diğer uğraşı da film senaryoları yazmaktır. Fakat bunlar onun deyimiyle asla uygulanamayacaktır. Pink Floyd’un ortaya çıkışında sonuncu kişi ise tuşlu çalgıları çalan Rick Wright’dır: Tek ve en önemli ilgi alanının müzik olduğu biliniyor, ancak grubun en karamsar kişisi olduğu da bir gerçek. Kötü çaldığını hissettiği anda her şeyi yarım bırakıp gidebiliyor. Bir zamanlar en büyük amacı bir melletron, diğer bir deyişle dünyanın en gelişmiş klavyeli çalgısını (bu alete sahip olan diğer gruplar arasında Jethro Tull, Manfred Mann’s Earthbend, The Who, Yes, Emerson Lake and Pawner, The Moody Blues, Led Zeppelin gibi belli başlı gruplar vardır.) satın alıp, müzik deneylerine girişmekti. Sonradan bu amacına erişti. Cole Porter gibi şarkı sözleri yazmak da diğer önemli bir amacıdır. Wright, yüzlerce şarkı sözü yazmış, bir o kadar da beste yapmıştır, ancak bunların çoğunu çekmeceye atar, değersiz olduklarını düşünür. İşte bu dörtlü 1966′nın sonlarında yoğun bir çalışmaya yönelir. 1960′larda 1966′lara doğru uzanan blues kökenli rock müziğine yeni şeyler katmaktır amaçları. Yeni ses, ışık ve efekt oyunları uygularlar. Bu uygulamalar dinleyicilere daha farklı bir müzik algılamalarını sağlar. Gerçi o dönemde gençliği olduğu gibi kuşatan uyuşturucu ve mistik hiç’e yönelimli yaşayışları bir noktada değişik çağrışımlarla zenginleşmiştir. Ancak bunu daha da zenginleştirmek için ellerinde önemli bir kozları vardı: Pink Floyd’un kendine özgülüğe doğru hızla yol alan sound’u. 1967′nin başlarında “Games For May” (Mayıs Oyunları) adıyla başladıkları konser dizisinde de ilk olarak “Quadrophonic-Sound”u denerler. “Atom Heart Mother” albümünde de müziklerine klasik orkestra ve koroyu eklerler. Öncü elektronik müziğin mimarı Peter Jenner isimli bir sosyologtur. Büyük çabalar sonucu ortaya çıkardığı yeni sound makinalarını kullanabilecek gruplar aramaktadır. Önerisini Pink Floyd’a yapar ve grup elemanlarının zaten aradıkları uğraş olan Jenner’in yaratıları ilk önemli hareketliliğin adımı olur. Müzikteki bu yenilik doğallıkla plak şirketinin dikkatini çekmeye başladı ve Morison Agency Pink Floyd’a plak teklifinde bulundu. 1967 yılının Şubat ayında Pink Floyd’un ilk plağı piyasaya çıktı. 45 devirli olan bu plakta iki Barrett bestesi “Arnold Layne” ve “Candy and a Currant Bun” seslendirilmişti. Bu plak umulanın üzerinde ilgi topladı ve grup bir öneri üzerine “EMI-Harvest” plak şirketiyle anlaşmaya vardı. Bu 45′liğin peşinden aynı yıl “See Emily Play” isimli plak çıktı ve bu ikisi Pink Floyd’u İngiltere’nin en başarılı grupları arasına soktu. Bestelerin bir ucunda mistik bir hava sezinlenirken diğer uçta melodiye yeni renkler ve çağrışımlar katan değişik ses ve efektler hissedilir. Özellikle ritm ve vokal anlayışında sezilen bu etki, dönemin doğal bir sonucudur. Aynı yılın Mayıs ayında “Games For May” konserlerine başlarlar. Efektlere ve ışık düzenine verdikleri önem dikkati çekmiş ve müzik çevrelerinden olumlu eleştiriler almaya başlamıştı. Artık deneysel müziğe iyiden iyiye iyiden iyiye sıvanmışlar, bir arayışı ve bu arayışın ürünü olan aykırı bir sesi oldukça başarılı bir biçimde sunmuşlardı dinleyicilere. Grup, 1967′de ilk albümünü çıkardı: “The Piper at the Gates of Dawn”. En çok satılan albümler listesinde yedi hafta ilk onun içinde yer almış, bir çok eleştirmen tarafından olumlu karşılanmıştır. Bu albümün ardından çıkarılan “Apple and Oranges” isimli 45′liğe ilgi az oldu. İlgisizliğin nedenleri ise önemliydi. Syd Barrett’in alışılmış beste randımanı gittikçe düşmekteydi ve kullandığı aşırı uyuşturucu yüzünden dengesini tamamen yitirme durumundaydı. Barrett, 6 Nisan 1968 günü gruptan tümüyle ayrılarak evine kapanmayı tercih etti. Ölmeden öncesine kadar dört plağı çıkar Barrett’ in. Bu palkların çıkmasında en büyük katkıyı yine eski arkadaşları yapmıştır ve arkadaşları ölene dek destek olmuşlardır. Haziran 1968 Pink Floyd, ikinci albümünü piyasaya sunar. “A Saucerful of Secrets” şimdiye kadarki çalışmalarından oldukça değişik motifler içermekteydi. Bu plağın ardından bir ABD turnesine çıkarlar ve oldukça büyük bir başarı kazanarak o günlerin popüler grupları olan Cream, Fleetwood Mac ve Ten Years After’ı ardlarında bırakırlar. Pink Floyd’un etkisiyle kıtanın her yanında yeni “psychodelic-rock” grupları görülür. “Ne istersek onu yaparız” düşüncesi ana ilkeleridir. Ancak şu önemli bir noktadır ki rock müziğine getirdikleri katkının kesinlikle farkında değillerdir. 1969 yılı da yoğun konser ve albüm çalışmalarıyla geçer. “More” adlı bir film müziği yaparlar ve albüm olarak çıkartırlar. Peşi sıra “Ummagumma” isimli ikili bir albüm sürerler piyasaya. Ertesi sene “Zabriskie Point” isimli filmin müziği için kolları sıvarlar. Topluluğun bu albümde, tümü filmde kullanılmış dört bestesi yer alır. Bu sıralarda diğerlerinden çok farklı bir albüm üzerinde çalışmaktadırlar. “Atom Heart Mother” isimli 1970 yılı yapımı bu plak gerçekten son derece özgün bir sound içermektedir. Yıl sonuna doğru ABD ve ilk kez bir uzak doğu turnesinden dönüşte yeni bir albüm piyasaya çıktı: “Meddle”. 1972 yılının ortalarına gelindiğinde grubun hazır olan bir albümü daha vardı ve bu albüm “The Valley” filmi için hazırlanmış film müziklerini içeren “Obscured By Clouds” adlı albümdü. 1973′te, gerek Avrupa gerek ABD konserlerinde başarı ile icra ettikleri “The Dark Side of the Moon” çıkmıştır piyasaya. Bestelerdeki özgünlük, sözlerdeki şiirsellik, ses mühendisi Alan Parsons’un anlamlı ve özgün efektleri plağın tartışılmaz kalitesini ortaya koyar. Albümdeki “Time”, “Money” ve unutulmaz sözleriyle “Eclipse” efsanevi parçalardır: “Uyum içinde güneşin altındaki her şey/Fakat gölgede bırakılıyor ay tarafından güneş.” 1974′te albüm değerini korurken güçlü rakiplerini de sessizce alt etmiştir. Yes’in “Relayer”ı, Led Zeppelin’in “Physical Graffiti”si gibi. İki yıllık bir aradan sonra “Animals” albümü gelir. Anlayışta bir değişiklik yoktur ama müzikte kalite düşmüştür. Albümde insanlar üç gruba ayrılır: Köpekler, domuzlar, koyunlar… Uzun psikolojik ve sosyolojik yorumları şarkılara sığdırarak olgun müziğin nasıl olduğunu göstermişlerdir. Ardından Waters, müziğinde ve yorumunda yeniliklere başvurdu. 1978′de arkadaşlarına daha önce banda kaydettiği eserleri sunuyordu ve bugün Rock klasikleri arasında sayılan “The Wall”du sıradaki. Dokuz ayı bulan yoğun bir çalışma sonrasında bir albüm daha sundular. Albümde Waters’ın yarattığı, hayatı tamamen yaratıcısınınki olmasa bile benzerlikler gösteren Pink isimli kahramanın öyküsünü anlatılır. Eser “Midnight Express”in yönetmeni Alan Parker tarafından filme de aktarılır, bu çalışma Cannes’a yarışma dışı katılarak büyük ilgi topladı. Bir sonraki albüm “The Final Cut”tır. Büyük savaşların sorumluları albümde yerilir. Pink Floyd’un olgunluğunun zirvesindeyken hazırlamış olduğu bir albümdür bu. Ne kadar popüler olduğunu söylemeye gerek bile yok. İnsani değerlerin yitirilmesine bir haykırış ve eskiye dönüş için bir çağrıdır niteliğindedir. Albümün en büyük özelliği Wright’sız ilk albüm oluşu… Bu albümle Pink Floyd eski performansının çok çok altındaydı. Bir nedeni de boynuzun kulağı geçmesi… Kendilerine Pink Floyd’u örnek alan bir çok topluluk olardan daha büyük ticari başarılara imza attı, bu da grubun etkisini azalttı. 1984′teki bir dünya turuna Wright da eşlik etti ve “Live Aid” isimli bir konser kaydı çıktı. Hayranlarına ve sevenlerine istediklerini tam olarak veremeyen bir başka albüm de “A Momentary Lapse Of Reason” oldu. Eski kadro Wright hariç yeniden bir araya geldi ancak sadece bir önceki albümden daha iyi olabildi. Çok büyük bir dünya turnesiyle 200 konser verildi. Ancak “yaşlandılar” izlenimini silemedi. Pink Floyd’un yaptıkları çıtayı öylesine yükseltmişti ki “Dark Side” kalitesinde bir albüm beklemek neredeyse imkansızı istemek gibi bir hareket artık.
Müziği araç olarak kullandı Pink Floyd. Değişimi sevdirdi, kuru düşünceyi sildi. İlk bakışta anlamsız, saçma gözüken, dinledikçe keyif veren besteleriyle müziğin bugünlere gelmesinde bir katalizör görevi üstlendi; cesaret ve hız kazandırdı müzikseverlere. Müzikteki en son devrimlerden birini gerçekleştirmekle kalmadı, klasik değerleri yeni anlayışla bütünleştirerek sanatta ulaşılmaz yerlerden birine kendi ismini yazdırdı.
ALBÜMLERİ
2000
The Wall Live 1980-1981
1999
In London 1966-1967
1998
Star Profile
1996
London ‘66-’67
1995
Pulse
1994
Take It Back
The Division Bell
1992
La Carrera Panamerica (video)
Shine On
1989
Pink Floyd In Concert - Delicate… (video)
1987
A Momentary Lapse Of Reason
1983
The Final Cut
Works
1981
A Collection Of Great Dance Songs
1979
The Wall
Live At Pompeii (video)
1977
Animals
1975
Wish You Were Here
1973
A Nice Pair
Dark Side Of The Moon
1972
Obscured By Clouds
1971
Meddle
Relics
1970
Atom Heart Mother
1969
More
Ummagumma
1968
A Saucerful Of Secrets
1967
Piper At The Gates Of Dawn
Entries and comments feeds.
Valid XHTML and CSS. ^Top^
24 queries. 0.720 seconds.
Powered by WordPress with jd-nebula theme design by John Doe.