Biyografi :> Arch Enemy

Mart 1, 2008 on 11:05 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments

Amacı thrash metal ile death metali karıştırıp “saf” bir sound yakalamak olan Arch Enemy 1995 senesinde kuruldu. 96’da “Black Earth” isimli çıkış albümlerini hazırlayarak kariyerine başlayan grup tüm Avrupa metal camiasının dikkatini çekti. Melodik ve progresif ritimler, çift gitar melodileri ve güçlü vokaliyle oluşturdukları sound eşsizdi. Wrong Again Records etiketiyle 1996 yılında çıkan bu albümden sonra artık herkes gruptan başka bir çalışma bekliyordu.

1997 yılında tekrar stüdyoya girdiler ve “Stigmata” albümlerini doldurdular. Albüm 1998’de Savage Messiah Music firması tarafından çıkarıldı. Daha olgunlaşan ama hala saf duran müziğiyle bu albüm de tüm metal sevenler tarafından tam not aldı. Kariyerini yükselten ve Century Media Records firmasıyla anlaşan grubun üçüncü albümü ise “Burning Bridges” oldu. Death, thrash ve progresif metalin bir karşımı olan albüm ayrıca dozajı dengeli bir şekilde melodikti. Albümde, grubun prodüktörlüğünü yapan Fredrik Nordström de klavyesiyle yer aldı. Per Wiberg de piyanosuyla albümde misafir sanatçı olarak bulundu.

Japonya’da oluşan hayran kitlesine konser vermek üzere 99’da bir turne düzenlediler. Bu konserin görüntüleriyle “Burning Japan” adında sadece Japonya’ya dağıtılan bir de live albümleri çıktı. Daha agresif bir sounda sahip olan dördüncü albümleri “Wages Of Sin” 2001 yılında metal dinleyicilerinin beğenisine sunuldu. Albüm Arch Enemy’nin şu ana dek yaptığı en sert ve en titiz hazırlanmış çalışmasıydı. Japon hayranları için albüm kısa bir süre sonra Japonya’da da piyasaya çıktı.

Century Media Records, Arch Enemy sevenleri için yine “Wages of Sin” adında 2 CD’lik bir albüm hazırladı. 2002 yılında çıkan albümde bonus parçalar ve video klipler de bulunuyordu. Bir sene sonraysa limitli sayıda üretilen ve her Arch Enemy hayranının arşivinde bulunması gereken “Anthems Of Rebellion” çıktı. Arch Enemy bu albümleriyle halen “saf metal” yapan ender teknik gruplar arasında bulunuyor. Hayran kitlesiyse her geçen gün artmaya devam ediyor.harc oldu düşman oldu :))

Biyografi :> Şebnem Ferah

Mart 1, 2008 on 10:17 pm | In Biyografi, Türk Rock Grupları | No Comments

12 Nisan 1972 yılında Yalova’da doğdu. Kırmızı elbiseler giyerek mahallede şarkılar söyleyen Şebnem Ferah’ın müziğe olan ilgisi küçük yaşlarda başlamış. Şebnem’in müzikle tanışmasında ailesinin çok büyük rolü olmuş. İlk okulda enstrüman ve solfej dersleri almaya başlamış. Şebnem’in ailesinde hemen hemen herkes müzikle içiçe ve evin her köşesinde enstrüman olduğu için müzik konusunda bilgili ve hazır olarak atılmış piyasaya.

İlk okul yıllarında mandolin kursu alan Şebnem okul orkestrasında da solistlik yapmış ve bugüne dek hayatını müzikle bağdaştırmış. Liseyi Bursa Gemlik’te “Özel Namık Sözeri Lisesinde ” yatılı bir öğrenci olarak okumuş ve bu dönemler Şebnem’in kendisini tanımasına , tek başına ayakta kalmasına yardımcı olmuş.

Şebnem’in okul orkestralarında başlayan bu serüveni daha sonra küçük topluluklarla devam etmiş. Lise zamanlarında ” Pegasus ” adlı grubuyla beraber çalışan ama kafasında bir kız grubu hayali olan Şebnem , 80′lerin ortasında Bursa’da açılan bir stüdyo sayesinde Sedat abisiyle tanışmış ve bu hayalini 1988 yılında kurduğu “Volvox” grubuyla gerçekleştirmiştir. Müzik uğruna ” Odtü Ekonomi ” Bölümünü 2. sınıftan terk etmiş ve daha sonra İstanbul’a gelince ” İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili Ve Edebiyatı ” bölümüne kaydolmuş.

1994 yılında ” Volvox ” grubunun dağılması sonucu Şebnem Ferah bireysel çalışmalarına başlamış. Rahmetli sanatçımız Onno Tunç ve Sezen Aksu’nun keşfi sonucu Underground ortamdan daha Ferah bir ortama kavuşmuş.

Daha sonra ” 15 Kasım 1996 Cumartesi ” günü ” KADIN ” adlı ilk solo albümünü çıkardı. İlk videosunu ” Vazgeçtim Dünyadan ” adlı parçasına çeken Şebnem , Rock müzik piyasasını yeni bir döneme soktu. Çıkışıyla büyük bir sansasyon yarattı. Gerek kaset satışları gerekse video klibiyle uzun süre listelerde bir numara olarak boy gösterdi. Daha sonraları ” Yağmurlar ” , ” Bu Aşk Fazla Sana ” ve ” Fırtına ” adlı şarkılarına klip çekti. İlk konserini ” 04 Nisan 1997 ” de ” İzmir Ege Üniversitesi ” nde verdi ve büyük bir kalabalığa yaklaşık 6000 kişiye unutulmayacak dakikalar yaşattı. İzmir’deki konserin ardından Türkiye’nin çeşitli yerlerinde konserlerine devam etti ve bu konserlerin yanı sıra düzenli bar programları da yaptı.

Tabii ki Şebnem`in yaşadığı çok büyük acılar da oldu. 1998 yılında Ablası Aycan Ferah`ı yitirdi. Üzüntülü bir dönemin ardından 2.5 yıllık bir aradan sonra ” 24 Haziran 1999 Perşembe Günü ” ikinci albümünün ilk klibi ” Bugün ” müzik kanallarında boy göstermeye başladı ve tarih ” 30 Haziran 1999 Çarşamba ” yı gösterdiği zaman ” Artık Kısa Cümleler Kuruyorum ” adlı ikinci albümünü yine sansasyonlu bir şekilde bizlere sundu. İlk albümünde olduğu gibi ikinci albümünde de İskender Paydaş ve Pentagram ekibiyle çalışan Şebnem yine herkesi üzerine yoğunlaştırdı. Çok samimi sözlerin üzerine sarılmış etkileyici melodiler yine hafızamıza kazınacak ve aklımızdan asla silinmeyeceklerdi. Albümün ikinci videosu ” Artık Kısa Cümleler Kuruyorum ” şarkısına geldi , klibin yönetmenliğini Hakan Yonat yaptı.

İkinci albümün ardından yine araya uzun bir stüdyo dönemi girdi. Bu arada acılar Şebnem`in peşini bırakmadı. 1999 yılında meydana gelen 17 Ağustos depreminde Babası Ali Ferah`ı yitirdi. Acılarını hafifletmek ve yeni şarkılar üretmek için müziğe daha da sıkı sarılmayı tercih etti. Böylece ” 03 Ekim 2001 ” tarihinde ” Perdeler ” adlı üçüncü albümü yayınlandı ve yine büyük beğeni topladı. Bu sefer ki albümde Şebnem , İskender Paydaş ve Pentagram üyeleriyle değil de sahnede birlikte çaldığı müzisyenlerle çalışmıştı. Bu albümden ilk video , albümle aynı adı taşıyan ” Perdeler ” şarkısına çekildi. Klip, Türkiye standartlarının çok dışında ve oldukça güzel görüntüler barındırıyordu. Bu klipten kısa bir süre sonra ” Sigara ” şarkısı da , renkli cam da boy göstermeye başladı.

“İki yıl aradan sonra , tarih ” 12 Mayıs 2003 Pazartesi Günü ” yeni albümünün ilk videosu ” Ben Şarkımı Söylerken ” müzik kanalarında dönmeye başladı. ” 15 Mayıs 2003 Perşembe Günü ” ” Kelimeler Yetse ” adlı muhteşem bir albümle Şebnem tekrar aramıza dönmüş oldu. İlk klibiyle kendinden oldukça söz ettirmeyi ve yine yeniden gündeme oturmayı başardı. Röportajlar , Tv programları derken kendini yoğun bir temponun içinde bulan Şebnem, bu yoğun temponun arasında albümünden 2 şarkıya daha video klip çekti.. Türkiye’nin bir çok şehrinde konserler verdi ve hala vermeye devam ediyor..”

Sessiz sedasız geçen bir yılın ardından, “5 Temmuz 2005 Salı günü” bu defa Tarkan Gözübüyük prodüktörlüğünde 5. albümü “Can Kırıkları”nı yayınlayarak yeniden piyasaya damgasını vuran Şebnem Ferah, ilk klibini de albümle aynı ismi taşıyan şarkısı “Can Kırıkları”na çekti. Son albümlerine oranla sert sounduyla dikkat çeken albümünün, 29 Temmuz 2005 günü Parkorman’da gerçekleşen gala konseriyle yeniden dinleyicilerine kavuşan Şebnem’in yeni albüm konserleri de bu sayede başlamış oldu. Çok geçmeden “Çakıl Taşları”na ikinci video klip geldi. Katıldığı programlarda birçok klip ve konser müjdesi veren Şebnem’in, konser maratonu halen devam etmekte…

Albümlerinin dışında da Şebnem Ferah’ı pek çok farklı çalışmada görmemiz mümkün. Kimi şarkıcıya geri vokalleriyle , kimisiyle düet yaparak onlara eşlik etmiştir. Bunun yanı sıra bir çok sanatçıyla beraber yardım konserleri vererek pek çok faaliyette bulunmuştur..
Geri vokal yaptığı sanatçılar ; Sezen Aksu , Sertab Erener , Levent Yüksel , Nilüfer , Demir Demirkan , Tüzmen , Yaşar Gaga , Ajda Pekkan , Özlem Tekin , Tarkan , Çelik , Teoman , Haluk Levent . Düet yaptığı sanatçılar ; Müzeyyen Senar (Sarı Kurdelem Sarı) , Polad Bülbüloğlu (Gel Ey Seher) , Kargo (Kalamış Parkı) , Teoman (iki yabancı).

Ayrıca Bülent Ortaçgil’e saygı albümünde bir Bülent Ortaçgil klasiği olan ” Değirmenler ” şarkısını da yorumlamıştır.

Bu çalışmaların dışında ; ” Little Mermaid ” (Küçük Denizkızı) adlı çizgi filmde seslendirme yapmış ve soundtrackinde bulunan ” O Dünyada ” isimli şarkıyı seslendirmiştir. Toprak Sergen Ve Aydan Şener’in Oynadığı bir filmde ise , söz ve müziği Demir Demirkan’a ait olan ” Ay Işığında Saklıdır ” adlı şarkıyı seslendirmiştir.

Şebnem Ferah 10 Mart’ta verdiği senfonik konserin görüntülerinden oluşan bir albüm piyasaya sürmüştür. DVD ve VCD seçeneklerinin mevcut olduğu albüm 50 bin gibi şimdiden geçilmesi zor bir tiraja sahip olmuştur. Şimdilerde konserlerine ara verip dinlenmeye çekilmiştir.

Biyografi :> Pink Floyd

Şubat 29, 2008 on 12:31 am | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments

Pink Floyd kurulduğunda, kadrosu vokal ve gitarda Syd Barrett, basta Roger Waters, klavyede Richard Wright ve bateride Nick Mason’dan oluşmaktaydı. İlk Pink Floyd albümü “The Piper At The Gates Of Dawn” 1967 yılında yayınlandı. Saykodelik müzik tarihinin en önemli albümlerinden biri sayılan bu albümdeki bestelerde Syd Barrett imzası görülmekteydi. Ayrıca bu albümün Pink Floyd’un caza en yakın albümü olduğu da söylenebilir. “Lucifer Sam”, “Chapter 24″ ve “Astronomy Domine” ilk başta dikkati çeken parçalardı.

İlk albümden sonra, grubun kurucusu Syd Barrett, psikolojik sorunları oldupu gerekçesiyle gruptan kovuldu ve yerine David Gilmour gruba dahil edildi. Eğer Syd gruptan kovulmasaydı, belki de Pink Floyd için herşey daha farklı olacaktı, kim bilir?

İkinci albüm “A Saucerful Of Secrets” bir yıl sonra piyasaya sürüldü. Albüme adını veren parça, Pink Floyd’un caza yakın parçalarından biridir.

1969 yılında yayınlanan ve aynı adlı filmin soundtrack çalışması olan efsanevi albüm “More”u takiben, aynı yıl içinde, Pink Floyd’un ilk double albümü “Ummagumma” yayınlandı. İlk albüm bir konser kaydıyken, ikinci albüm yeni şarkılardan oluşmaktaydı.

Bir yıl sonra yayınlanan “Atom Heart Mother”, Pink Floyd’un kötü müzik yapmasının imkansız olduğunu gösteriyordu adeta. 1971 yılının başındaysa, grubun ilk dönemini özetleyen, içinde “Arnold Layne”, “Julia Dream”, “See Emily Play”, “Remember A Day” gibi şarkıların bulunduğu “Relics” albümü yayınlandı. Aynı yılın sonlarında doğru, Pink Floyd’un o güne dek yaptıpı en iyi albüm olan “Meddle” piyasaya sürüldü. 24 dakikalık efsanevi “Echoes”, muhteşem melodisiyle “Fearless”, ve David Gilmour’un harika vokalleriyle “San Tropez” albümün ağır toplarıydı.

“Meddle”ı takiben yayınlanan “Obscured By Clouds”dan sonra, 1973 yılında “Dark Side Of The Moon” albümü yayınlandı. “Money”, “Us And Them”, “Time” gibi herbiri birer başyapıt olan 9 şarkıyı içinde barındıran bu albümle Pink Floyd, Amerika listesinde de ilk kez 1 numaraya kadar yükselir. Bu albüm, ayrıca 30 milyonu aşkın satışıyla da bütün zamanların en çok satan albümü olur. (Daha sonra rekoru Michael Jackson’un Thriller albümü yeniden kırdı) Billboard Top 200 listesinde de 14 yıldan daha uzun bir süre kalarak başka bir rekor daha kırar bu albüm.

1975′te piyasaya sürülen “Wish You Were Here”, iginde herbiri birbirinden güzel 5 şarkıyı barındıran bir başyapıttır. “Shine On You Crazy Diamond” ve müzik piyasasını eleştiren “Have A Cigar” defalarca ve defalarca hiç sıkılmadan dinlenecek şarkılardır.

Wish You Were Here’in ardından 1977 yılında yayınlanan insanları ve politikayı anlatan “Animals” albümü Pink Floyd’un belki de en güzel ve anlamlı albümüdür. 3. şarkı “Pigs” (ki bence Pink Floyd’un en görkemli şarkılarından biridir) politikacıları, “Dogs” politikacıların korumalarını, “Sheep” ise, politikacıların vaatlerinden bıkan ama seçim zamanı gelince yine aynı politikacılara oy veren insanları tasvir eder. “Pigs On The Wing” ise akıllı insanlardır, yani (Pink Floyd’a göre) anarşistler.

1979 yılında piyasaya sürülen “The Wall”, Pink Floyd’un belki de Pink Floyd olarak yaptığı son albüm. Baştan sona grubun beyni Roger Waters’ın keskin zekasının ürünü olan 26 şarkının hepsi gerçek bir bütünlük içindedir, albüm bittikten sonra kendinizi 26 şarkılık bir albüm değil, tek bir şarkı dinlemiş gibi hissedersiniz. “The Wall” albümü her ne kadar günümüzde, biraz da “Another Brick In The Wall Part 2″ şarkısının yardımıyla piyasaya düşmüş olsa da, hiç de pop bir albüm değildir, aksine pop-Amerikan kültürünün karşısına hedeflenmiş bir albümdür ve gerçek bir başyapıttır.

Bu albümden sonra Roger Waters, Pink Floyd’dan ayrıldığını açıklar. Bu, kuşkusuz, hayranları şok eder. Ama grup yoluna devam etmekte kararlıdır. 4 yıllık bir aradan sonra 1983′te yayınlanan “The Final Cut” albümüyle Pink Floyd, müzik dünyasının Oscar’ı sayılan Grammy ödül töreninde yılın en iyi albümü ödülünü kazanır. Bu ilginçtir, çünkü albüm her ne kadar belli bir seviyenin oldukça üstünde bir rock albümü olsa da, Pink Floyd’un belki de en zayıf albümüdür ve özellikle son 10 yılda yayınlanan önceki 4 albümle karşılaştırıldığında (Dark Side, Wish You, Animals, Wall) çok sönük kalmaktadır.

“The Final Cut”ı izleyen “A Momentary Lapse Of Reason”‘da, David Gilmour gruba ağırlığını tamamen koyar. “One Slip”, “Learning To Fly”, “Sorrow” gibi harika rock şarkılarını içinde barındıran bu albüm çok iyi, ama bütünlükten yoksun bir albümdür. Bir örnek vermek gerekirse… Aynı U2′nun “Rattle & Hum”ı gibi. “Rattle & Hum” da çok iyi bir albüm. Ama sanki birşeyler eksik gibi. Bu duyguyu, “A Momentary Lapse Of Reason”ı dinlediğinizde de hissediyorsunuz. Nedir bu eksik olan şey? U2′yu bir kenara bırakıyorum. Konumuz Pink Floyd. Cevabımız ise, sanırım Roger Waters.

1989′da piyasaya sürülen double konser albümü “Delicate Sound Of Thunder”dan sonra uzun bir süre sesi soluğu çıkmayan Pink Floyd bu suskunluğunu 1994′te yayınlanan “The Division Bell” ile bozdu. Pink Floyd’un ilk zamanlarında yaptığı müzikten daha farklıydı “Division Bell”in müziği. Bu albümü çok sert eleştirenler oldu, Pink Floyd’un artık piyasaya düştüğünü söyleyenlerdi bunlar ve çoğu Syd Barrett’i David Gilmour’a tercih ederlerdi sanırım. Ama çok beğenenler de oldu. (açıkçası ben bu gruptayım) Çünkü albüm baştan sona oldukga anlamlı. Hem müzik hem sözler açısından. “Poles Apart”, ” A Great Day For Freedom”, “Lost For Words” ve tabii ki “High Hopes” muhteşem şarkılar.

1995′te piyasaya sürülen double konser albümü “Pulse”dan sonra Pink Floyd yine bir uyku evresine girdi. Ne zaman uyanacak bilemiyoruz ama biz uyanmasını beklemeye devam edeceğiz. Yeni birşeyler için. Ünlü bir yazara bir röportajda, oğlunun nasıl biri olmasını istediği sorulduğunda şöyle cevap vermişti:

- Iyi bir meslek sahibi ve iyi bir aile babası olmalı. Insanları sevmeli ve herkese iyi davranmalı… Söylemeden edemeyeceğim; Pink Floyd da dinlemeli!

Pink Floyd, 1965′lerde ismini o dönemin iki blues ustası olan Pink Anderson ve Floyd Council’den alarak kuruldu. Dört müzisyenin çalgılarını çalmadaki özel becerileri kısa bir süre sonra müzik çevrelerindeki diğer gruplardan kendini ayırır bir görünüm ortaya koydu. Pink Floyd sadece müzikte değil, sinema ve felsefe gibi alanlarda da önemli, eşsiz bir isimdir.

İlk kurulduğunda ismi Sigma 6 olan toplulukta George Roger Waters bas ve vokalde, William Wright tuşlu çalgılarda, Nicholas Mason davulda ve Syd Barrett gitarda o günlerin İngiltere’sinde biraz şaşırtıcı olarak da nitelendirilebilecek çalışmalarıyla beğeni topladılar. Üyelerin hiçbiri diğerlerinin gölgesinde kalmadı ya da onları gölgede bırakmadı. Pink Floyd’u Pink Floyd yapan bu dört insanı tanıyalım. Roger Waters her ne kadar grubun yüksek dozlu müziğinin kurucularından biri olsa da blues’a olan eğilimi tartışılmaz. Öyle ki blues’un ayrılmaz bir parçası gibi düşünülebilecek ağıtları, en özgün yapılar içinde kuruyor ve besteliyordu. “The Final Cut” albümü böyle bir çalışmanın ürünüydü. Waters, bestelenmesindeki amacı ve ithaf edilen insanların konumları da düşünülünce en uygun seçimi yapmıştı. Çalışkan ve yaratıcı bir özelliğe sahip olan Waters, arkadaşları arasında da en çok okuyan ve araştıran olarak bilinir. Bu sanatçı popüler müziğin dışındaki alanlara hiç yönelmediğinden söz eder ancak “Atom Heart Mother” albümü kendini haksız çıkaracak nitelikte. Anlaşılması güç bir adam olduğunu düşünür ve bundan da gizli bir sevinç duyar. Arabalarla çok ilgilidir, tümüyle işlemez bir durumda olan 1950 model Lotus Super Seven marka otomobiliyle övünür. Syd Barrett, grubun belki de en gizemli elemanı. Uç yaşayışların tümünü destekleyen bir yapıya sahip olan Barrett “çingene yürekli” olarak betimliyordu bir yazar. Barrett’ın en önemli özelliği gitardaki yetkinliğinin yanında resim ve felsefeyle de ilgilenmesi idi. Yaşamının her dilimi sanatla donanmış Barrett’ın. Sanatını en çok etkilemiş müzikçi ve gruplar ise The Beatles, Rolling Stones, Donovan ve Bob Dylan gibi ayrıcalıklı müzikçiler. Giyim kuşamına fazlasıyla önem verirken, bu önemin içinde yatan resmi koşullara karşı isyankardır. Özgürlüğü her şeyiyle bir bütün olarak algılamak ve yaşamın her boyutunda özgürlüğü ile birlikte olmak isterdi. Eleştirmekten ve eleştirilmekten nefret ederdi. Hep yaşadığı ana hesap veren bir kişiliğe sahipti. Tek amacı büyük bir müzisyen ve ressam olmaktı. 1968′de gruptan ayrıldığı halde grubu her an, en çok etkileyen müzikçi oldu. 1974 yılında öldüğünde, Pink Floyd en önemli albümlerinden birini eski arkadaşları için çıkardı ortaya. Grubun emektarı ve en sempatik üyesi Nick Mason, kişiliğinde hümanist bir yapının her zaman ön planda olduğunu söyler. İnsanlara karşı olan her türlü eylemi şiddetle olumsuzlayan Mason’a en gülünç gelen şey de insanların kendisinden ürkmesi. Mason, 1965′li yılların popüler gruplarından olan Cream’in davulcusu Ginger Baker’ın hayranıdır. Mason’un tekniği yavaş, az gerilimli zaman zaman kendisinin de şaştığı başarılı ataklarla donanmış bir tekniktir. Gündelik yaşamında neredeyse hiç bir şeyi umursamayan kendine özgü bir kişiliğe sahiptir Mason. Her şeye rağmen, ünlü olma dürtüsünü de hiç bir zaman inkar etmez. Bir diğer uğraşı da film senaryoları yazmaktır. Fakat bunlar onun deyimiyle asla uygulanamayacaktır. Pink Floyd’un ortaya çıkışında sonuncu kişi ise tuşlu çalgıları çalan Rick Wright’dır: Tek ve en önemli ilgi alanının müzik olduğu biliniyor, ancak grubun en karamsar kişisi olduğu da bir gerçek. Kötü çaldığını hissettiği anda her şeyi yarım bırakıp gidebiliyor. Bir zamanlar en büyük amacı bir melletron, diğer bir deyişle dünyanın en gelişmiş klavyeli çalgısını (bu alete sahip olan diğer gruplar arasında Jethro Tull, Manfred Mann’s Earthbend, The Who, Yes, Emerson Lake and Pawner, The Moody Blues, Led Zeppelin gibi belli başlı gruplar vardır.) satın alıp, müzik deneylerine girişmekti. Sonradan bu amacına erişti. Cole Porter gibi şarkı sözleri yazmak da diğer önemli bir amacıdır. Wright, yüzlerce şarkı sözü yazmış, bir o kadar da beste yapmıştır, ancak bunların çoğunu çekmeceye atar, değersiz olduklarını düşünür. İşte bu dörtlü 1966′nın sonlarında yoğun bir çalışmaya yönelir. 1960′larda 1966′lara doğru uzanan blues kökenli rock müziğine yeni şeyler katmaktır amaçları. Yeni ses, ışık ve efekt oyunları uygularlar. Bu uygulamalar dinleyicilere daha farklı bir müzik algılamalarını sağlar. Gerçi o dönemde gençliği olduğu gibi kuşatan uyuşturucu ve mistik hiç’e yönelimli yaşayışları bir noktada değişik çağrışımlarla zenginleşmiştir. Ancak bunu daha da zenginleştirmek için ellerinde önemli bir kozları vardı: Pink Floyd’un kendine özgülüğe doğru hızla yol alan sound’u. 1967′nin başlarında “Games For May” (Mayıs Oyunları) adıyla başladıkları konser dizisinde de ilk olarak “Quadrophonic-Sound”u denerler. “Atom Heart Mother” albümünde de müziklerine klasik orkestra ve koroyu eklerler. Öncü elektronik müziğin mimarı Peter Jenner isimli bir sosyologtur. Büyük çabalar sonucu ortaya çıkardığı yeni sound makinalarını kullanabilecek gruplar aramaktadır. Önerisini Pink Floyd’a yapar ve grup elemanlarının zaten aradıkları uğraş olan Jenner’in yaratıları ilk önemli hareketliliğin adımı olur. Müzikteki bu yenilik doğallıkla plak şirketinin dikkatini çekmeye başladı ve Morison Agency Pink Floyd’a plak teklifinde bulundu. 1967 yılının Şubat ayında Pink Floyd’un ilk plağı piyasaya çıktı. 45 devirli olan bu plakta iki Barrett bestesi “Arnold Layne” ve “Candy and a Currant Bun” seslendirilmişti. Bu plak umulanın üzerinde ilgi topladı ve grup bir öneri üzerine “EMI-Harvest” plak şirketiyle anlaşmaya vardı. Bu 45′liğin peşinden aynı yıl “See Emily Play” isimli plak çıktı ve bu ikisi Pink Floyd’u İngiltere’nin en başarılı grupları arasına soktu. Bestelerin bir ucunda mistik bir hava sezinlenirken diğer uçta melodiye yeni renkler ve çağrışımlar katan değişik ses ve efektler hissedilir. Özellikle ritm ve vokal anlayışında sezilen bu etki, dönemin doğal bir sonucudur. Aynı yılın Mayıs ayında “Games For May” konserlerine başlarlar. Efektlere ve ışık düzenine verdikleri önem dikkati çekmiş ve müzik çevrelerinden olumlu eleştiriler almaya başlamıştı. Artık deneysel müziğe iyiden iyiye iyiden iyiye sıvanmışlar, bir arayışı ve bu arayışın ürünü olan aykırı bir sesi oldukça başarılı bir biçimde sunmuşlardı dinleyicilere. Grup, 1967′de ilk albümünü çıkardı: “The Piper at the Gates of Dawn”. En çok satılan albümler listesinde yedi hafta ilk onun içinde yer almış, bir çok eleştirmen tarafından olumlu karşılanmıştır. Bu albümün ardından çıkarılan “Apple and Oranges” isimli 45′liğe ilgi az oldu. İlgisizliğin nedenleri ise önemliydi. Syd Barrett’in alışılmış beste randımanı gittikçe düşmekteydi ve kullandığı aşırı uyuşturucu yüzünden dengesini tamamen yitirme durumundaydı. Barrett, 6 Nisan 1968 günü gruptan tümüyle ayrılarak evine kapanmayı tercih etti. Ölmeden öncesine kadar dört plağı çıkar Barrett’ in. Bu palkların çıkmasında en büyük katkıyı yine eski arkadaşları yapmıştır ve arkadaşları ölene dek destek olmuşlardır. Haziran 1968 Pink Floyd, ikinci albümünü piyasaya sunar. “A Saucerful of Secrets” şimdiye kadarki çalışmalarından oldukça değişik motifler içermekteydi. Bu plağın ardından bir ABD turnesine çıkarlar ve oldukça büyük bir başarı kazanarak o günlerin popüler grupları olan Cream, Fleetwood Mac ve Ten Years After’ı ardlarında bırakırlar. Pink Floyd’un etkisiyle kıtanın her yanında yeni “psychodelic-rock” grupları görülür. “Ne istersek onu yaparız” düşüncesi ana ilkeleridir. Ancak şu önemli bir noktadır ki rock müziğine getirdikleri katkının kesinlikle farkında değillerdir. 1969 yılı da yoğun konser ve albüm çalışmalarıyla geçer. “More” adlı bir film müziği yaparlar ve albüm olarak çıkartırlar. Peşi sıra “Ummagumma” isimli ikili bir albüm sürerler piyasaya. Ertesi sene “Zabriskie Point” isimli filmin müziği için kolları sıvarlar. Topluluğun bu albümde, tümü filmde kullanılmış dört bestesi yer alır. Bu sıralarda diğerlerinden çok farklı bir albüm üzerinde çalışmaktadırlar. “Atom Heart Mother” isimli 1970 yılı yapımı bu plak gerçekten son derece özgün bir sound içermektedir. Yıl sonuna doğru ABD ve ilk kez bir uzak doğu turnesinden dönüşte yeni bir albüm piyasaya çıktı: “Meddle”. 1972 yılının ortalarına gelindiğinde grubun hazır olan bir albümü daha vardı ve bu albüm “The Valley” filmi için hazırlanmış film müziklerini içeren “Obscured By Clouds” adlı albümdü. 1973′te, gerek Avrupa gerek ABD konserlerinde başarı ile icra ettikleri “The Dark Side of the Moon” çıkmıştır piyasaya. Bestelerdeki özgünlük, sözlerdeki şiirsellik, ses mühendisi Alan Parsons’un anlamlı ve özgün efektleri plağın tartışılmaz kalitesini ortaya koyar. Albümdeki “Time”, “Money” ve unutulmaz sözleriyle “Eclipse” efsanevi parçalardır: “Uyum içinde güneşin altındaki her şey/Fakat gölgede bırakılıyor ay tarafından güneş.” 1974′te albüm değerini korurken güçlü rakiplerini de sessizce alt etmiştir. Yes’in “Relayer”ı, Led Zeppelin’in “Physical Graffiti”si gibi. İki yıllık bir aradan sonra “Animals” albümü gelir. Anlayışta bir değişiklik yoktur ama müzikte kalite düşmüştür. Albümde insanlar üç gruba ayrılır: Köpekler, domuzlar, koyunlar… Uzun psikolojik ve sosyolojik yorumları şarkılara sığdırarak olgun müziğin nasıl olduğunu göstermişlerdir. Ardından Waters, müziğinde ve yorumunda yeniliklere başvurdu. 1978′de arkadaşlarına daha önce banda kaydettiği eserleri sunuyordu ve bugün Rock klasikleri arasında sayılan “The Wall”du sıradaki. Dokuz ayı bulan yoğun bir çalışma sonrasında bir albüm daha sundular. Albümde Waters’ın yarattığı, hayatı tamamen yaratıcısınınki olmasa bile benzerlikler gösteren Pink isimli kahramanın öyküsünü anlatılır. Eser “Midnight Express”in yönetmeni Alan Parker tarafından filme de aktarılır, bu çalışma Cannes’a yarışma dışı katılarak büyük ilgi topladı. Bir sonraki albüm “The Final Cut”tır. Büyük savaşların sorumluları albümde yerilir. Pink Floyd’un olgunluğunun zirvesindeyken hazırlamış olduğu bir albümdür bu. Ne kadar popüler olduğunu söylemeye gerek bile yok. İnsani değerlerin yitirilmesine bir haykırış ve eskiye dönüş için bir çağrıdır niteliğindedir. Albümün en büyük özelliği Wright’sız ilk albüm oluşu… Bu albümle Pink Floyd eski performansının çok çok altındaydı. Bir nedeni de boynuzun kulağı geçmesi… Kendilerine Pink Floyd’u örnek alan bir çok topluluk olardan daha büyük ticari başarılara imza attı, bu da grubun etkisini azalttı. 1984′teki bir dünya turuna Wright da eşlik etti ve “Live Aid” isimli bir konser kaydı çıktı. Hayranlarına ve sevenlerine istediklerini tam olarak veremeyen bir başka albüm de “A Momentary Lapse Of Reason” oldu. Eski kadro Wright hariç yeniden bir araya geldi ancak sadece bir önceki albümden daha iyi olabildi. Çok büyük bir dünya turnesiyle 200 konser verildi. Ancak “yaşlandılar” izlenimini silemedi. Pink Floyd’un yaptıkları çıtayı öylesine yükseltmişti ki “Dark Side” kalitesinde bir albüm beklemek neredeyse imkansızı istemek gibi bir hareket artık.

Müziği araç olarak kullandı Pink Floyd. Değişimi sevdirdi, kuru düşünceyi sildi. İlk bakışta anlamsız, saçma gözüken, dinledikçe keyif veren besteleriyle müziğin bugünlere gelmesinde bir katalizör görevi üstlendi; cesaret ve hız kazandırdı müzikseverlere. Müzikteki en son devrimlerden birini gerçekleştirmekle kalmadı, klasik değerleri yeni anlayışla bütünleştirerek sanatta ulaşılmaz yerlerden birine kendi ismini yazdırdı.

ALBÜMLERİ

2000
The Wall Live 1980-1981
1999
In London 1966-1967
1998
Star Profile
1996
London ‘66-’67
1995
Pulse
1994
Take It Back
The Division Bell
1992
La Carrera Panamerica (video)
Shine On
1989
Pink Floyd In Concert - Delicate… (video)
1987
A Momentary Lapse Of Reason
1983
The Final Cut
Works
1981
A Collection Of Great Dance Songs
1979
The Wall
Live At Pompeii (video)
1977
Animals
1975
Wish You Were Here
1973
A Nice Pair
Dark Side Of The Moon
1972
Obscured By Clouds
1971
Meddle
Relics
1970
Atom Heart Mother
1969
More
Ummagumma
1968
A Saucerful Of Secrets
1967
Piper At The Gates Of Dawn

Biyografi :> İron Maiden

Şubat 29, 2008 on 12:23 am | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments

West Ham United taraftarı olup futbol oynamak isteyen Steve Harris daha sonra aldığı bas gitarı ile müzik yapmaya karar verir. 1973′te Gypsy’s Kiss ve 1974′te Smiler adlı gruplarda çalan Harris daha sonra müzikal farklılıklar nedeniyle kendi grubunu kurmak ister. 1975′te Iron Maiden kurulmuştur. Bir çok kadro değişikliğinden sonra 1978′te Steve Harris (Bas gitar), Dave Murray (Gitar), Doug Sampson (Bateri) ve Paul Di’Anno (Vokal) olarak çekirdek kadroyu oluştururlar. Bu sırada da konserler vermeye devam etmektedirler. New Wave Of British Heavy Metal yani “İngiliz Heavy Metali’nin Yeni Dalgası”nın en önemli temsilcisi oldular. O yıllarda patlayan punk fırtınası nedeniyle, plak şirketleri Iron Maiden’ın müziğine müdahale etmek istemiş, ancak başarılı olamamıştır. Topluluk 1979′da demoları The Soundhound Tapes’i satışa sundu ve 5000 kopya sattı. İlk 5000′lik satışın ardından Century Media’dan gelen 20.000 kopyalık ikinci baskı teklifini reddetmişlerdir. İkinci gitar arayışlarına devam eden grup Dennis Stratton ile anlaştılar. Davula ise Clive Burr geldi.

Paul Di’Anno dönemi

1980′de ilk albüm Iron Maiden piyasaya sürüldü. Kapağında Derek Riggs tarafından herhangi bir punk albümü için çizilmiş bir karakter vardır. Bu daha sonra grubun maskotu Eddie olacaktı. Albüm Harris’in bestelediği melodik gitar yürüyüşleriyle ve Paul Di’Anno’nun “serseri” vokali ile dikkat çekmiştir. İlk şarkı Prowler, Di’Annonu sözlerini yazdığı duygusal Remember Tomorrow ve bir hayat kadının anlatıldığı Charlotte The Harlot albümde dikkat çekmekteydi. Turne esnasında yine müzikal farklılıklar yüzünden Dennis Startton gruptan ayrılıp Dave Murray’nin eski grup arkadaşı Adrian Smith, Maiden’e katıldı. 1981′de Killers albümünü çıkaran grup ilki kadar büyük bir başarı sağlayamadı. Yine de konserlerin vazgeçilmez şarkısı Wrathchild, Edgar Allan Poe’dan etkilenerek yazdıkları Murders In The Rue Morgue dikkat çekiyordu. Turnede ise kendini iyice alkole veren Paul Di’Anno grupla anlaşamayıp ayrıldı. Yerine ise Samson da Bruce Bruce adı ile şarkı söyleyen Bruce Dickinson alındı.

Efsane Dönem

1982′de Heavy Metal’in en önemli albümlerinden biri olan The Number Of The Beast piyasaya sürüldü. Grup bir anda satanizm suçlamalarıyla medyanın ilgisini topladı. Ancak Harris bu şarkıyı gördüğü rüyalar hakkında yazmıştı. Bruce Dickinson’ın çok ince tonlara çıkabilen muhteşem sesi {{ki bu ses yüzünden kendisine [air raid siren - hava saldırı alarmı]http://www.airraidsirens.com/ denilmiştir}} sayesinde ve grup içindeki uyumun artmış olması sonucu büyük bir başarıya ulaştılar. Bu albümden sonra Clive Burr yerini Nicko McBrain’e bıraktı ve grup uzun süre bu kadroyu korudu. 1983′te dördüncü albüm Piece Of Mind çıktı. Kırım Savaşının anlatıldığı The Trooper büyük ilgi topladı ancak İngiliz Milliyetçiliği suçlamalarını da beraberinde getirdi. Ancak şarkının asıl teması savaşın anlamsızlığıydı. Maiden hiç durmadan 1984′te Powerslave’i yayınladı. Bu albümden de Aces High ve 2 Minutes To Midnight gibi hitler çıkmıştır. Bir turne - bir albüm diye devam eden Maiden 1985 yılında tüm zamanların en iyi konser albümlerinden biri olarak gösterilen Live After Death’i piyasaya sürdü. 1986′da Somewhere In Time albümü geldi ve bu albüm büyük tartışmalara yol açtı. Albüme önce Bruce Dickinson akustik bir albüm önerisi getirdi ancak bu Steve Harris tarafından kabul edilmedi. O yüzden Dickinson hiçbir şarkı yazımına katılmadı. Ayrıca ilk kez Iron Maiden tarihinde (1977′de yapılan bir konser dışında) keyboard kullanıldı ve Maiden fanatiklerinin pek hoşuna gitmedi. 2 sene sonra 1988′de Seventh Son Of The Seventh Son adlı konsept albüm çıktı. Rock müziğinde popülerliğinin en üst döneminde piyasaya sürülen bir albüm birçok kişinin Maiden ile tanışmasının yanısıra çok büyük satış rakamları yakaladı. Ancak Bruce Dickinson, yapmak istedikleri konsepti tam anlamı ile başaramadıklarını, aynı sene çıkan, Queensychre’ın Operation Mindcrime adlı konsept albümünün çok daha başarılı olduğunu söylemiştir.

Değişim

Steve Harris büyük başarının ardından köklere dönüp Killers tarzı bir albüm yapmak istiyordu ancak gitarist Adrian Smith geri dönüşün gereksiz olduğunu düşünmüştü ve gruptan ayrıldı. Yerine Bruce Dickinson ile çalışan Janick Gers geldi. 1990′da çıkan No Prayer For The Dying albümü diğer albümlere göre zayıf kaldı. Buna rağmen Bring Your Daughter… To The Slaughter single’ı büyük başarı elde etti. İki sene sonra ise Fear Of The Dark bu albümün daha üstünde bir başarı sergiledi ve albümle aynı ada sahip şarkı bir Maiden klasiği oldu. Ancak sorunlar bitmiyordu. Solo kariyerine ağırlık vermek isteyen Bruce Dickinson, Steve Harris ile bitmeyen tartışmalar yaşıyordu ve gruptan ayrıldı. Yeni vokalist ise Blaze Bayley olmuştu. Blaze iyi bir vokalist olmasına karşın, Bruce Dickinson gibi bir efsanenin yerini doldurmak zorundaydı ve hep bu yüzden fanlar tarafından önyargı ile yaklaşıldı. 1995′te çıkan The X Factor yine iyi bir başarı kazandı. Steve Harris’in ruh hali yüzünden çok karanlık bestelerden oluşmuştu. 1996′de Best Of The Beast toplamasını çıkaran grup yeni bir şarkı olan Virus’ü grubu hep eleştiren basına armağan ettiler. 1998′te Virtual XI adlı albüm çıktı ama çok zayıf kaldı öteki albümlerin yanında. Ed Hunter adlı Iron Maiden ile ilgili bilgisayar oyunu da bu seneler çıktı. 1999′da ise Blaze Bayley gruptan ayrılmak zorunda kaldı çünkü Steve Harris, Bruce Dickinson ve Adrian Smith i geri getirmişti. Böylece Iron Maiden tarihinde ilk kez 6 kişi olmuşlardı.

Son Dönemler

Bu kadroyla olan ilk albüm Brave New World 2000′de çıktı ve büyük bir ilgi ile karşılandı. Maiden hiç durmadan konserler verdi. Daha sonra Best Of’lar, Box Set’ler, Konser CD’leri ve DVD’ler piyasa sürdüler. Bu sırada da 2003 tarihli Dance Of Death albümü çıktı ve bu albüm de ötekiler gibi büyük bir başarı kazandı. Topluluk, 2006 yılında The Reincarnation Of Benjamin Breeg single’ını ve ardından A Matter Of Life And Death albümünü yayınladı.

Albümleri

Stüdyo Albümleri
Iron Maiden
Killers
The Number of the Beast
Piece of Mind
Powerslave
Somewhere in Time
Seventh Son of a Seventh Son
No Prayer for the Dying
Fear of the Dark
The X Factor
Virtual XI
Brave New World
Dance of Death
A Matter Of Life And Death

[değiştir] Single’lar
Running Free
Sanctuary
Woman In Uniform
Twilight Zone
Purgatory
Run To The Hills
The Number Of The Beast
Flight Of Icarus
The Trooper
2 Minutes To Midnight
Aces High
Running Free (Live)
Run To The Hills (Live)
Wasted Years
Stranger In A Strange Land
Can I Play With Madness
The Evil That Men Do
The Clairvoyant
Infinite Dreams
Holy Smoke
Bring Your Daughter… To The Slaughter
Be Quick Or Be Dead
From Here To Eternity
Wasting Love
Fear Of The Dark (Live)
Hallowed Be Thy Name (Live)
Man On The Edge
Lord Of The Flies
Virus
The Angel And The Gambler
Futureal
The Wicker Man
Out Of The Silent Planet
Run To The Hills
Wildest Dreams
Rainmaker
No More Lies
The Number Of The Beast
The Trooper
The Reincarnation Of Benjamin Breeg

Canlı Performans Albümleri
Maiden Japan
Live After Death
A Real Live One
A Real Dead One
Live at Donington
Rock in Rio
Death on the Road

Biyografi :> Bob Marley

Şubat 27, 2008 on 1:21 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments

Efsane reggae sanatçısı Bob Marley’in 130′un üzerinde plağı, her biri dillere destan olmuş yüzlerce şarkısı bulunuyor. Asıl adı Robert Nesta Marley olan unutulmaz sanatçı, 6 Şubat 1945 tarihinde dünyaya gelmiştir.

5 yaşındayken, annesi Kingston’a taşınmaya karar vermiş ve orada Bob ve ailesi, yaşamı boyunca Bob’un en iyi arkadaşlarından biri olan Bunny Livingston ve ailesi ile birlikte yaşamışlar. Bob ve Bunny, o yıllardan beri müzik ile uğraşmışlar.

Bob Marley, reggae müziğinin sadece Jamaika sınırlarında kalmamasını sağlayıp, onu bütün dünyaya duyuran en önemli isimlerden biridir. Büyük bir kesim tarafından bu tür müziğin kralı olarak ifade edilen Bob Marley, söz yazarı, şarkıcı ve gitaristtir. Profesyonel anlamda müziğe The Wailers grubu ile başlamıştır. The Wailers, Peter Tosh ve Bunny Livingston’dan oluşuyordu ki, bu isimlerde daha sonradan Bob Marley gibi solo kariyer çalışmalarınadevam ettiler. İlk hitleri “Simmer Down” olmuştu.

Bob, The Wailers’dan ayrıldıktan sonra, üç kadın reggae sanatçısının oluşturduğu The I-Threes adlı gruba müzikal alanda yardım etti. Topluluğun elemanlarından Juddy Mowatt, tecrübeli sanatçı için şu ifadeyi kullanmıştı; “Bob Marley?in şarkı sözü ve müzik altyapısı öylesine gelişmiş ki, kendisi bir müzik ansiklopedisi gibi”

Bu ünlü Jameikalı söz yazarı, sadece kendisi ile değil bu grubu ile de, “ada müziğinin” evrensel bir boyut kazanmasını sağladı. Şarkılarında politik ancak basit bir içerik vardı.

“Catch A Fire”ı 1972 yılında yayımladı. Bu çalışmayı; 1973 çıkışlı “Burnin?”, 1975′te kaydedilen “Natty Death” ve 1975 tarihli “Live” albümleri izledi. İngiltere, Almanya gibi önemli Avrupa ülkelerinde de hatrı sayılır bir dinleyici kitlesine sahip oldu. Bu sayede Avrupa’da özellikle o yıllar için büyük önem taşıyan konserler verdi.

En popüler şarkılarından biri olan “Get Up, Stand Up”, sosyal karmaşayı konu edinir. “No Women, No Cry” gibi politik olmayan içerikte parçaları da vardır.

Birleşmiş Milletler “Barış Madalyası”, 1978′de Afrika insanına yapılan insancıl yardımlara şarkılarıyla destek olduğu için, Bob Marley’e verilmiştir. Ve bu ödülü aldığı sene insancıl yardım amacıyla Jamaika’da konsere çıkmıştır. Müzisyenliğiyle uluslararası alanda kabul gören Marley, insani yönüyle de büyük takdir kazanmıştır.

Yaptığı “I Shot The Sheriff” ve “Get Up, Stand Up” gibi şarkılar ünlü sanatçı Eric Clapon tarafından yıllar sonra yeniden düzenlenmiştir.

Ve Bob Marley, 11 Mayıs 1981 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Belki bedeni değil ama unutulmaz eserleri, büyük manevi değer taşıyan yardım çalışmaları ve dimdik ayakta duran adıyla dünya müziğinin en önemli efsanelerinden biridir.

Biyografi :> Beatles

Şubat 26, 2008 on 12:19 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments

Beatles rock türü müziği ile 1960′larda dünya çapında yaygın olağan üstü hayranlık uyandıran İngiliz müzik topluluğuydu.

Tümü Liverpool doğumlu olan dört üyesi vardı. (James) Paul McCartney (18 Haziran 1942), John (Winston) Lennon (9 Ekim 1940), George Harrison (25 Şubat 1943) ve Ringo Starr (asıl adı: Richard Starkley 7 Temmuz 1940). Hepsi işçi ailelerinden geliyordu. Beraber çalmaya başlamadan önce çeşitli rock gruplarında deneyim kazandılar. Önce McCartney ve Lennon 1956 yılında bir araya geldiler. Daha sonra bu gruba 1957 yılında Harrison katıldı. 1960 yılında Suart Suchliffe ve Pete Best’in de katılmasıyla grup Beatles adını aldı. Topluluk dönemin gereği olarak önce Liverpool ve Hamburg’daki gece klüplerinde çalarak kendilerini tanıttılar. Fakat grup kendini fazla koruyamadı ve 1961 yılında Suart Suchliffe ve 1962′de de Pete Best gruptan ayrıldı. O yıllarda Brian Epstein’in menejerliğinde bir plak sözleşmesi imzalayan gruba başka bir müzik topluluğundan gelen Starr da katıldı. “Love me Do”, “Please Please Me”, “She loves you” ve “I Want To Hold Your Hand”gibi ilk plaklarının ABD’de piyasaya çıkması ve “Ed Sullivan Show” da ilk kez ABD televizyonlarında gözükmeleriyle “Beatlesmania” (Beatles çılgınlığı) 1964 yılının başlarında ülkeyi bir baştan bir başa sardı.

Başlangıçta Elvis Presley ve Bill Haley gibi yine başta ABD olmak üzere tüm dünya çapında ünlü olan sanatçılardan esinlenen grup; Lennon ve McCartney’in yazdığı basit ama ilginç ve uyumlu sözler ile rock and roll’un ilk günlerindeki heyecanı yeniden uyandırmayı başardı. Bu özellikleri onların yıllarca liste başında kalmalarını sağladı. Şarkı sözleri ve yaptıkları müzikler sayesinde yapımcı kuruluşlardan çok sayıda ödül aldılar. Kraliçe II Elizabeth bile bu grubu O.B.E. (Order Of The British Empire) nişanı ile ödüllendirdi.

Uzun saçları, giyim tarzları sayesinde de oldukça ilgi çeken grup dünya çapında ün kazandı. Bütün plaklarının bir milyonun üstünde satabileceğinden emin olan grup büyük bir rahatlık ile çalışmaya başladı ve müziklerini monoton olmaktan kurtarıp her zaman yeni şeyler eklemesini bildi. Örneğin “Yesterday” gibi balatlardan “Paperback Writer” gibi karmaşık ritimli parçalara; “Yellow Submarine” gibi çocuklara yönelik parçalardan “Eleanor Rigby” gibi toplumsal içerikli parçalara kadar pek çok çeşitli eser meydana getirdiler. Halk konserlerine 1966 yılında son verildi.

1967 yılında dramatik bir bütünlüğe sahip olan “Sergeant Pepper’s Lonely Hearts Club Band” adlı albümü çıkardılar. Bu albüm hazırlanış aşamasında elektronik müzikten yararlanılmış olması ve konser salonlarında seslendirilemiyecek bir stüdyo çalışması olmasından dolayı yepyeni bir çalışma idi.

Betles üyelerinin sanatsal yanı müzik ile sınırlı kalmadı. Beraber çevirdikleri ve oldukça da olumlu eleştiriler alan “Help” ve “A Hard Day’s Night” onların sinemaya olan ilgilerini ortaya koydu. Daha sonra da birbirlerinden ayrı olarak pek çok filim çevirdiler. Toplum ilişkilerinin getirdiği zorluklar ve grup dışına olan ilgilerinin artması nedeni ile 1971 yılında grup dağıldı. Yeniden birleşebilecekleri dilden dile dolaştı ve hayranları tarafından hep beklendi. McCartney solo albümler çıkardı ve 1971 yılında kendi grubu Wings’i kurdu. Harrison 1970′lerde de Lennon ve Starr’la birlikte çalıştı. Filmlerde boy gösteren Starr daha sonra country müziğine eğilim gösterdi. Lennon, eşi Yoko Ono ile birlikte yaşamanı hem müzikçi hem de bir siyasal eylem adamı olarak sürdürdü. 1980 yılında bir akıl hastası tarafından öldürüldü.

Beatles 1960′lardan günümüze kadar akıllarda ve kaset koleksiyonlarındaki yerlerini başarıyla korudular. Günümüzde bile gruba tekrardan toplanıp bir konser vermeleri için tekliflerde bulunulmakta. Hatırlarsanız birkaç yıl önce Türkiye’de bir Beatles konseri verileceğine dair bir söylenti dolaşıyordu. Tüm müzikseverler bir an için ümitlenmişlerdi fakat ne yazık ki Beatles grubu Lennon olmadan bir daha toplanmayı reddetti ve bu konuda gelen tüm teklifleri geri çevirdi. Ne kadar dağılmış bir grup olsalarda içlerinde hala birbirlerine muhtaç olduklarını ve görünmez iplerle bağlı olduklarını tüm dünyaya göstermiş oldular.

Biyografi :> Tokio Hotel

Şubat 25, 2008 on 1:47 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments

Tokio Hotel 2001 yılında Magdeburg’da kurulmuş bir popüler Alman Pop-Rock grubudur. Bill Kaulitz Tokio Hotel’in baş vokalistidir.
2001 senesinde “Devilish” ismiyle Bill Kaulitz, Bill’in ikiz kardeşi Tom Kaulitz, Georg Listing ve Gustav Schäfer tarafından kuruldu.
İlk albümü “Schrei” 2005 yılında çıkardı. İlk single’ları “Durch den Monsun”, çıktıktan sonra hızlı bir şekilde adını duyurdu. 20 Ağustos’ta Alman müzik listelerinde 15. olarak kendini gösterdi ve 26 Ağustos’ta Avusturya müzik listelerinde 1. oldu. İkinci single’ları “Schrei”, Alman listelerinde 5.liğe yükseldi. 2006′nın başlarında, üçüncü single’ları “Rette Mich” çıktı ve listelerde 1. oldu. Yeni single’ları “Übers Ende der Welt” 26 Şubat 2007′de çıktı ve o da listelerde 1. oldu. Yeni albümleri “Zimmer 483″ turunun mart ayında başlatılması düşünülüyordu ancak iki hafta geciktirildi çünkü grup yeni bir sahne kullanmak istemişti. Her nasılsa tur için alınmış olan tüm biletler hâlâ geçerli.
bunlara ilave olarak sürekli grubun vokali olan bill için gay tartışması yapılmakta fakat bu doğru değildir.Bill’in sesinin kötü olduğu ve albüm kayıtlarında ikiz kardeşi Tom’un gitar çalmadığıda söylenenler arasında ama Bill 2002 de girdiği çocuk şarkıcı yarışmasından ki bu sıradan bir yarışma değildi 2. olmuştur. Bill in hobileri arasında parti vermek gezmek var ikizi Tom’sa grafity atmayı ve basketbol oynamayı seviyor.Ne kadar tepki toplayıp ticari bir grup oldukları söylensede peşpeşe ödüller almaya devam ediyorlar.

Bill Kaulitz (Vokal)
Tom Kaulitz (Gitar)
Georg Listing (Bass Gitar)
Gustav Schäfer (Bateri)

Biyografi :> Sum 41

Şubat 24, 2008 on 12:15 pm | In Biyografi | No Comments

Kuruluş Tarihi: 1997
Üyeleri: Deryck Whibley, Dave Baksh, Steve Jocz, Cone McCaslin

• Grup üyelerinin hepsi Kanada Ajax’da doğup büyüdü.
• Farklı gruplarda çaldıktan sonra grup üyeleri 1997′de bir araya gelip Sum 41′ı kurdu.
• Gruba Sum 41 adını vermelerinin nedeni, grubun bir araya geldiği günün lisenin açılmasından 41 gün önce olması.
• 1999 yılında Island Records ile anlaşma imzalayan grup, “Half Hour of Power” EP’sini yayınladı.
• Blink 182, The Offspring ve Social Distortion ile turladıktan sonra debut albümleri “All Killer No Filler” albümünü 2001′de yayınladılar.
• Albümden ‘Fat Lip’, ‘Motivation’ ve ‘In Too Deep’ hitleri çıktı.
• American Pie ve Spider-Man soundtrack’lerinde yer aldılar.
• 2002′de “Does This Look Infected?” albümünü yayınladılar.

Biyografi :> Simple Plan

Şubat 23, 2008 on 1:08 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments

Simple Plan 1999 yılında Montreal, Kanada`da kurulan bir pop punk grubudur. Beş elemanın hepsi de Quebec bölgesinde büyüyen Fransız asıllı Kanadalı`lardır. Grup iki albüm yayımlamıştır No Pads, No Helmets… Just Balls (2002) ve Still Not Getting Any (2004); bunun yanında iki tane de canlı CD`si vardır Live in Japan (2002) ve MTV Hard Rock Live (2005).

Grubun kökenleri aslında 1995 çıkışlı Reset grubuna dayanır. Reset 1997`de ilk albümünü çıkardığı zaman MxPx, Ten Foot Pole ve Face to Face gibi gruplarla turneye çıkıyordu. Pierre Bouvier ve Charles-André (Chuck) Comeau da bu gruptaydı o sıralarda. 1999`un sonuna doğru ise Simple Plan grubunu oluşturmak için buradan ayrıldılar.

Grubun adının nereden geldiği tam olarak bilinmemektedir. Elemanlar farklı cevaplar vermekle birlikte gerçek bir “iş”ten kurtulmak için bir grup kurmanın kolay bir yol olacağını düşündüklerinden akıllarına bu ismin geldiğini söylemektedirler. Bouvier ise yakın bir zamanda “bir grup kurmak zengin olmak için en basit plandır” diyerek grubun adıyla ilgili yeni bir şey söylemiştir.

Citroen araba markasının dünyada gösterilen reklamlarında çalan “Welcome to My Life” parçası bu gruba aittir.Konusarock herşey olur.. :)

Biyografi :> Nirvana

Şubat 21, 2008 on 1:15 pm | In Biyografi, Yabancı Rock Grupları | No Comments

MTV neslinin çok sevdiği ve bağlandığı Nirvana 1988′de ABD’de kurulduğunda çekirdek kadrosu Kurt Cobain (20 Şubat 1967 - 5 Nisan 1994; gitar, seslendirme), Krist Novoselic (16 Mayıs 1965; bas gitar) ve Dave Grohl’dan (14 Ocak 1969; davul) oluşuyordu. Cobain “Grohl bizim altıncı davulcumuz gibi birşeydi” diye anlatıyordu, doğu yakası topluluğu “Dave Brammage”dan gelmişti, daha önce de “Scream”da çalışmıştı.

Bunların asıl davulcuları Chad Channing idi, “Dinosaur Jr”ın J. Mascis ve “Mudhoney”den Dan Peters ile sürekli bir ortaklık söz konusuydu aynı zamanda… Seattle şirketi Sub Pop ile anlaşan üçlü ilk olarak 60′ların Danimarkalı topluluğu Shocking Blue tarafından kaydedilmiş “Love Buzz” ve “Big Cheese”in aralarında bulunduğu ilk 45′liklerini hazırladılar.

İkinci gitarist Jason Everman tümü topu topu 600 dolara mal olan “Bleach”tan hemen önce topluluğa katıldı, kapaktaki fotoğrafa rağmen kayıtlarda hiç rol almadı (Mindfunk, Soundgarden ve Skunk’a doğru ilerleyecekti). Bu çalışma Nirvana’nın ağır ezgilere hoş bir hava katabilme yeteneğini doğruluyordu, kısa zamanda da büyük bir tabu oldu. Ama Channing bir Avrupa turnesi sonrasında gruptan ayrıldı, yerini Dan Peters doldurdu.1990′ın tek ürünü “Sliver”da rol oynadı.

Yeni baterist Grohl kalıcı olmayı başaracak gibiydi. Topluluğu gezegene tanıtan Nevermind ile kendine gelen Geffen şirketi ile imzalanan ayrıcalıklı anlaşmayla üçlü, bu albümünde yapısal sınırları işleyen parçalarda yörelerine özgü yavaş sözler, coşturan nakarat biçimini ve ilk elden grunge alt kültürünü yüzeye çıkarıp dinleyiciye veriyordu.

1992 başlarında ABD listelerinde en tepedeydi. Michael Jackson ve Dire Straits ile kapışıyordu, bir çok “yılın albümü” oylamasında da birinciydi. Açılış parçası “Smells Like Teen Spirit” Birleşik Krallık’ta ilk ondaydı, bu parça efsaneleşti, Nirvana’nın artık önemli ve tanınmış olduğunu hatırlatıyordu. Aynı sıralarda Cobain ve “Hole”dan Courtney Love’ın aşkı, evlilikleri, Love’ın Frances Bean isimli bir kız çocuğu doğurması konuşuluyordu. Şimdiden açıktı, ne var ki, Cobain bir neslin sözcüsü, kurtarıcısı rolünü benimseyip benimsememe iç çatışmasını yaşıyordu. Ses getiren ilk öykü Vanily Fayre gazetesindeki bir makaleyle geldi, Love hamileyken uyuşturucu almıştı, bu da eyalet yönetimini ilk ayında Cobainlerle bebeği yalnız bırakmama kararına götürdü.

Bir sonraki albümün kayıtlarındaki zorlukları konu alan basın açıklamaları, ayrıca Cobain’in ide rahatsızlığını dindirmek amacıyla bir dizi ilaç kullandığını ortaya koyar nitelikteydi. Yapımcı Steve Albini ile “In Utero”nun kaydı, sorunsuz olmadı; Albini ve Geffen’in vurdumduymazlığı, kendi istediklerini yapmaya çalıştıkları konuşuluyordu. Snunda kayıt tamamlandığında, “Nevermind” kadar hızlı bir çıkış yapmadı, Cobain’in söz yazma yeteneği “Penny Royal Tea”, “All Apologies” ve tartışmalara yol açan “Rape Me”de kendini gösterse de.

Daha sonraları kolay etkilenen nesil tarafından bir atasözü gibi yaklaşılacak “Kendimden nefret ediyor ve ölmek istiyorum” sözünü söyleyen, kendini yok etme arzusu içindeki Cobain 1994′te doruktaydı. İtalya’da turne esnasında komaya girdiği (ki bunun başarısız bir intihar denemesinin bütün izlerini taşıdığı daha sonradan açıklandı), ve Seattle’a dönmeden önce kendini vurduğu gerçeği Nirvana’nın ancak bir punk topluluğu olduğuna karşı çıkan adam, belki de kendisini saran başarı yüzünden yıkılmıştı.

Ölümünün ardından çok söz söylendi, bir marka oldu. Basın-yayındaki uyanış, toplumdaki etkilenme ve kayıp hareketleriyle eş zamanlı gelişmişti, bir çok tıpkıbasım intiharla birlikte… MTV Unplugged In New York”ın çıkışı hayranlarına küçük bir rahatlık, avuntu sağladı, 90′ların en dayanıklı görsel ve işitsel gösterilerinden birinde, Nirvana’ya özgü ve kaplama parçalardan bir seçki sunuluyordu.

Grohl, eski Germs gitaristi (önceki turne düzenlemelerinde ve “MTV Unplugged” gösterilerinde ikinci gitarı eline alan) Pat Smear ile “Foo Fighters”ı topladı. Onları hiç yalnız bırakmaya basın-yayın dedikoduları ise Grohl’un “Pearl Jam” veya Tom Petty ile birlikte çalışacağı yolundaydı.Novoselic ise 1997 başlarında “Sweet 75″i kurdu.

Müzik tarihine ve hayranlarına birbirinden güzel, etkileyici sayısız eser bırakan Nirvana geldi, geçti.

Bir kurtarıcı gibi düştüğü bu yeni neslin dünyasında boğulup giden yetenekli bir müzisyenin ve onun isminin arkasında zor görülen bir topluluğun; acıların, hayallerin, sevincin ve çaresizliğin öyküsü…Konusarock

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »

Entries and comments feeds. Valid XHTML and CSS. ^Top^
23 queries. 1.558 seconds.
Powered by WordPress with jd-nebula theme design by John Doe.